ForumSitem.Net - Tekil Mesaj gösterimi - 20. Yüzyil Tarihi Bize Getirdikleri
Tekil Mesaj gösterimi
Alt 04-10-2008, 08:51 PM   #2 (permalink)
SiNaNaY
Gönüllerde
SiNaNaY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: May 2007
Bulunduğu yer: İsmailin_Kalbinden...
Mesajlar: 5.042
Tecrübe Puanı: 1000
Rep Puanı : 11070
Rep Derecesi : SiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond repute
Standart

1981-1999 Kronolojisi

1981

Cezayir'in Başkenti'nde ABD, Tahran'daki 52 rehinenin serbest bırakılması için İran'a 10 milyar dolar vermeyi kabul etti.

Kosova'da, ilk öğrenci gösterileri başladı.

Fransa'da 5. Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra ilk kez Sosyalist Parti'den François Mitterand, cumhurbaşkanı seçildi.

Papa Jean-Paul II'ye, St-Pierre Meydanı'nda suikast girişiminde bulunuldu.

İsrail Hava Kuvvetleri, Fransa'nın gönderdiği Osirak Reaktörü'nü barındıran, Irak'taki Tamuz Nükleer Araştırma Merkezi'ne saldırdı.

Vietnam'da çıkan tayfunda 200 bin kişi öldü.

Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, Ekim 1973 İsrail-Arap Savaşı anısına düzenlenen askeri geçit töreni sırasında, aşırı dinciler tarafından öldürüldü.

General Jaruzelski, Polonya Başbakanı, Savunma Bakanı ve İşçi Partisi 1. Sekreteri oldu.

İsrail, Golan Tepeleri'ni işgal etti.

1982

İngiliz Yönetimi ve Vatikan arasında 1531'de kesilen diplomatik ilişkiler yeniden kuruldu.

Müslüman Kardeşler Örgütü, Suriye'de ayaklanma başlattı, yaklaşık 30 bin kişi öldü.

İngiltere ve Arjantin arasında, Falkland Savaşı çıktı.

İsrail, 15 yıl önce işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekildi.

İsrail Birlikleri Lübnan'a girdiler ve Beyrut'u kuşattılar.

Lübnan Devlet Başkanı Beşir Cemayel, seçimle görev başına geldikten 22 gün sonra Beyrut'ta düzenlenen bombalı bir saldırı sonucu, 19 kişiyle birlikte öldü. Bir hafta sonra, yerine kardeşi Emin Cemayel geçti.

Yüzlerce sivil Filistinli, Sabra ve Şatila'daki kamplarda, Hıristiyan Falanjist militanlar tarafından katledildi. Bölge İsrail Ordusu'nun denetimi altındaydı.

Helmut Kohl, Batı Almanya Başbakanı oldu.

Tahran'da patlayıcı yerleştirilen bir kamyon havaya uçtu. 60 kişi öldü, 700 kişi yaralandı.

İspanya'da ilk defa, bir sol parti iktidara geldi, Felipe Gonzales'in İspanyol Sosyalist İşçi Partisi, ezici bir üstünlükle seçimleri kazandı.

18 yıldan beri SSCB'nin bir numaralı ismi Devlet Başkanı Leonid Brejnev öldü, yerine Yuri Andropov geçti.

Polonya'da liman işçilerinin lideri Lech Walesa, 11 ay gözaltında kaldıktan sonra serbest bırakıldı.

Felipe Gonzales, İspanya'da ilk sosyalist hükümeti kurdu.

1983

Pershing 2 Füzeleri, İngiltere'de SSCB'ye karşılık olarak konuşlandırıldı.

ABD Başkanı Ronald Reagan, Stratejik Savunma Girişimi (SDI) programını ortaya attı. SSCB'nin kıtalararası balistik füzelerini uçuşlarının çeşitli aşamalarında yoketmeye yönelik bir program olan SDI daha sonra ''Yıldız Savaşları''adını aldı.

ABD'de siyah Harold Washington, Chicago Belediye Başkanlığı'na seçildi.

Lübnan'ın Beyrut Kenti'nde ABD Büyükelçiliği'ne bir otomobille intihar saldırısı düzenlendi, 17'si Amerikalı 63 kişi öldü.

Rotasından sapıp, SSCB hava sahasına giren Kore Havayolları'na ait Boeing 747 tipi bir uçak, Sovyetler tarafından düşürüldü, uçakta 269 kişi bulunuyordu.

Polonyalı lider Lech Walesa, Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü.

Beyrut'ta patlayıcı yüklü 2 kamyon, Barış Gücü Karargahı'na düzenlenen intihar saldırısında havaya uçtu. 241 Amerikalı denizci ve 58 Fransız asker öldü.

Arjantin'de demokrasi geri geldi, Sosyal-Demokrat Parti lideri Raul Alfonsin, devlet başkanı oldu.

Lübnan'ın Tire Kenti'ndeki İsrail Karargahı'nda patlayıcı yüklü bir araç havaya uçtu, 62 kişi öldü.

Yaser Arafat ve 4 bin Filistinli, Trablus'u terketti.

1984

SSCB Komünist Partisi Genel Sekreteri ve Devlet Başkanı Yuri Andropov öldü.

Los Angeles Olimpiyat Oyunları'nda, Amerikalı zenci atlet Karl Lewis, 4 altın madalya kazandı.

Hindistan Başbakanı Indra Gandhi öldürüldü.

Ronald Reagan, tekrar ABD Başkanlığı'na seçildi.

Hindistan'ın merkezindeki Bhopal Kenti'ndeki Amerikan Union Carbide Şirketi'nin bir fabrikasındaki gaz kaçağı yüzünden ilk anda 1.750 kişi öldü. Bu felaket nedeniyle ölenlerin sayısı yaklaşık 7 bin kişiye ulaştı.

Güney Afrikalı zenci piskopos Desmond Tutu, Nobel Barış Ödülü aldı.

1985

Mihail Gorbaçov, Komünist Parti Genel Sekreterliği'ne seçildi.

Belçika'nın Heysel Stadı'nda, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finali için, İtalya'nın Juventus ve İngiltere'nin Liverpool takımları arasında yapılacak karşılaşma öncesinde İngiliz holiganlar, İtalyan taraftarlarına saldırdılar, olaylarda 39 kişi öldü.

Japon Havayolları'na ait Boeing 747 tipi bir uçak, Tokyo-Osaka hattında seyrederken düştü. Kazada 520 kişi hayatını kaybetti.

4 Filistinli, İskenderiye Limanı'ndan açılan İtalyan yolcu gemisi Achille Laura'yı kaçırdı. 480 kişiyi rehin alan ve bir Amerikalı Yahudi'yi öldüren korsanlar, 2 gün sonra Mısırlı yetkililere teslim oldular.

Kolombiya'daki Nevado Del Ruiz Yanardağı'nın patlaması sonucu 25.000 kişi öldü.

Malta'nın başkenti Valetta'da Mısırlı komandolar, önceki gün hava korsanları tarafından kaçırılan bir uçağa operasyon düzenlediler. 61 kişi öldü, 26 kişi yaralandı ve 1'i korsan 12 kişi kurtuldu.

Arjantin'de Alfonsin'in, 1976-1982 yılları arasındaki Malouine Savaşı'nda 1.500 kişinin ölümü ve 9.000 kişinin kaybolmasıyla ilgili olarak açtığı dava sonuçlandı. General Videla ve Amiral Massera, ömür boyu ağır hapis cezasına çarptırıldılar.

1986

İspanya ve Portekiz, AET'ye katıldılar.

Mario Soares, Portekiz Devlet Başkanlığı'na seçildi.

Filipinler Devlet Başkanı Marcos, Honolulu'ya kaçtı. Corazon Aquino, devlet başkanlığına seçildi.

İsveç Başbakanı Olof Palme, Stockholm'de öldürüldü.

F-11 tipi 18 Amerikan bombardıman uçağı, Trablus'taki askeri mevzileri bombaladı. Aralarında Kaddafi'nin evlat edindiği 15 aylık kızının da bulunduğu 37 kişi öldü.

Çernobil Nükleer Santrali'nde kaza meydana geldi. 30 kişi öldü. Çevrede oturan 48 bin kişi tahliye edildi.

Avusturya'da Kurt Waldheim, Hitler'in ordusunda görev yaptığının ortaya çıkmasına rağmen devlet başkanlığına seçildi.

Wole Soyinka, Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Soyinka, bu ödülü kazanan ilk Afrikalı oldu.

ABD'de İran-gate skandalı patladı. Bazı üst düzey yöneticiler, İran'a silah satmakla ve Nikaragualı isyancılara finansman sağlamakla suçlandı.

1987

ABD, SSCB'nin önerisini kabul etti, Asya ve Avrupa'da konuşlandırılmış ve menzili 500-5 bin 500 kilometre olan bütün füzeler imha edildi.

25 bin İranlı hacı, Mekke'deki büyük Camii'nin yollarını tıkadılar ve Suudi Arabistan güvenlik güçleriyle çatıştılar, 402 kişi öldü.

Nükleer dönemin ilk gerçek silahsızlanma anlaşması olan Washington Antlaşması imzalandı.

1988

SSCB Devlet Başkanı Gorbaçov, Cenevre'de Afganistan ve Pakistan arasında imzalanan anlaşma uyarınca, Sovyet Birlikleri'nin 15 Mayıs'tan itibaren 10 ay içinde Afganistan'dan çekileceğini açıkladı.

290 kişi taşıyan İran Havayolları'na ait A-300 tipi bir yolcu uçağı, Körfez'deki ABD Donanması tarafından yanlışlıkla düşürüldü.

Doping yaptığı tespit edilen Kanadalı sprinter Ben Johnson'un, Seul Olimpiyatları'nda kazandığı altın madalya geri alındı. Johnson 100 metrede dünya rekoru kırmıştı.

George Bush, ABD Başkanı oldu.

Ermenistan'da deprem oldu, 35 bin kişi öldü ve 500 bin kişi evsiz kaldı.

Frankfurt-Londra-New York hattında uçan, Pan Am Havayolları'na ait Boeing 747 tipi uçak, İskoçya'nın Lockerbie Kasabası'nın üzerinde infilak etti. Uçakta bulunan 270 kişi öldü. BM, suçlu bulduğu Libya'ya, hava ambargosu uygulamaya başladı.

1989

Japonya İmparatoru Hirohito öldü, yerine oğlu Akihito geçti.

İspanyol sürrealist ressam Salvador Dali öldü.

Belgrad Yönetimi, Kosova'nın özerkliğini ortadan kaldırdı. Bölgede yapılan gösterilerde 24 kişi öldü.

Paraguay'da 1954'ten beri iktidarda olan diktatör Stroessner, General Rodriguez tarafından devrildi.

İran dini lideri Humeyni, Hindistan kökenli İngiliz yazar Salman Ruşdi hakkında ''Şeytan Ayetleri''adlı kitabı dolayısıyla ölüm fetvası yayınladı.

SSCB'de, 1917'den beri ilk milletvekili seçimleri yapıldı.

İran dini lideri Humeyni öldü.

Polonya'da ilk demokratik seçimler yapıldı. Todeusz Mazowiecki, başbakan oldu.

Çin'de, Tiananmen Olayları meydana geldi.

Polonya'da, General Jaruzelski, devlet başkanlığına seçildi, ancak yerini 9 Aralık'ta Lech Walesa'ya bıraktı.

Fransız Şirketi UTA'nın DC-10 tipi bir uçağı Nijer'deki Tenere Çölü üzerinde infilak etti. 170 kişi öldü. 8 yıl sonra Fransız yargıç Jean-Louis Brugiere, resmi olarak Libya gizli servisinin de olaylara karıştığını açıkladı.

Dalay Lama, Nobel Barış Ödülü'nü kazandı.

Berlin Duvarı yıkıldı.

ABD, Panama'ya askeri müdahalede bulundu ve General Manuel Antonio Noriega tutuklandı.

Romanya'da Diktatör Nikolai Çavuşesku devrildi ve eşiyle birlikte idam edildi.

Çekoslavakya Devlet Başkanlığı'na, Vaclav Havel getirildi.

1990

27 yıl tutsak kalan Güney Afrikalı siyah lider Nelson Mandela, özgürlüğüne kavuştu.

Nikaragua Devlet Başkanlığı'na, Violeta Chamorro seçildi.

Litvanya, bağımsızlık ilan etti.

İran'ın kuzeybatısındaki Gilan ve Zandjan Bölgelerinde deprem oldu, 40 bin kişi öldü.

Saddam Hüseyin'in birlikleri Kuveyt'i işgal etti.

İki Almanya birleşti.

1991

Körfez Savaşı başladı, 28 Şubat'ta Irak'ın yenilgisiyle sona erdi.

Hindistan eski Başbakanı Rajiv Gandhi öldürüldü.

Yugoslavya'da iç savaş başladı, Slovenya ve Hırvatistan tek yanlı olarak bağımsızlık ilan ettiler.

Gorbaçov'a darbe girişiminde bulunuldu.

Birmanya'da muhalefet yöneticilerinden Aung San Suu Kyi, Nobel Barış Ödülü aldı.

Kamboçya ile ilgili maddelerin yeraldığı Paris Antlaşması imzalandı.

Yakındoğu'da barış amacıyla yapılan Madrid Konferansı başladı.

Lübnan'da, İslami Cihad Örgütü tarafından 2.454 gün esir tutulan Amerikalı gazeteci Terry Anderson, serbest bırakıldı.

Gürcistan dışındaki 11 devlet tarafından imzalanan bir anlaşmayla SSCB'ye son verildi. Bağımsız Devletler Topluluğu kuruldu, Devlet Başkanı Gorbaçov, 4 gün sonra istifa etti.

1992

Cezayir'de, seçimlerin birinci turunu İslami Selamet Cephesi'nin (FIS) ezici çoğunlukla kazanması üzerine ikinci tur iptal edildi.

Salvador'da gerillalar ve hükümet arasında barış anlaşması imzalandı, iç savaş 75 bin kişinin ölümüne neden oldu.

Maastricht Antlaşması imzalandı. AET, AB adını aldı.

İtalya'da ''Temiz Eller''soruşturması başladı.

İsveç sosyalist modelinin babası eski bakan Gunnar Strang öldü.

Saraybosna kuşatıldı, Bosna-Hersek Savaşı başladı.

Marlene Dietrich öldü.

Cezayir Devlet Başkanı Muhammed Budiaf, Annaba'da bir söylev verirken vurularak, öldürüldü.

Bill Clinton, ABD Başkanlığı'na seçildi.

ABD Birlikleri, Somali'ye çıkarma yaptı.

1993

Kamboçya'da, 25 yıldan beri ilk kez, BM'nin koruyuculuğunda düzenlenen ilk demokratik seçimler yapıldı.

Belçika Kralı Baudoin öldü.

Oslo'da gizli görüşmeler yapan FKÖ ve İsrail Yönetimi, Filistin'e özerklik tanıyan bir bildiri imzaladılar. Beyaz Saray'da Yaser Arafat ve İzak Rabin el sıkıştılar.

1994

Meksika'daki Chiapas Yerlileri isyan ettiler.

Ruanda'nın başkenti Kigali'de içinde bulundukları arabanın havaya uçması sonucu Hutu etnik çoğunluğuna mensup Ruanda Devlet Başkanı Juvenal Habyarimana ve Burundi Devlet Başkanı Cyprien Ntaryamira öldü. Ertesi gün Hutu etnik grubu, tüm ülkede katliamlar yaptı. Nisan-Temmuz aylarında Tutsi soykırımı ve muhalefetteki Hutuların öldürülmesiyle yaklaşık 800 bin kişi hayatını kaybetti.

Güney Afrika Cumhuriyeti'nde her ırktan insanın katıldığı ilk seçimler yapıldı.

Manş Denizi'nin altındaki tünel açıldı.

Yaser Arafat, Filistin Toprakları'na geri döndü ve Gazze'de Filistin Özerk Yönetimi'ni kurdu.

Alexandr Soljenitsin, 20 yıl ABD'de sürgünde kaldıktan sonra Rusya'ya döndü.

Ürdün, Mısır'dan sonra İsrail'le bir barış anlaşması imzalayan 2. Arap Ülkesi oldu.

1995

Polonya'da, Lech Walesa, başkanlık seçimlerini kaybetti. Aleksandr Kwasniewski, devlet başkanı oldu.

İsrail Başbakanı İzak Rabin, Tel-Aviv'de bir Yahudi tarafından öldürüldü.

ABD'nin Dayton Eyaleti'nde tasarlanan ve 14 Aralık'ta Paris'te Franjo Tudjman, Slobodan Miloseviç ve Alia İzzetbegoviç'in imzaladıkları anlaşma, Bosna Savaşı'na son verdi.

1996

İsrail'de, Binyamin Netanyahu'nun partisi iktidara geldi ve Arap Ülkeleriyle imzalanan barış anlaşmalarını durdurdu.

Burundi'de, Binbaşı Pierre Buyoya, darbe yaptı.

Taliban milisleri, Kabil'i zaptettiler.

Peru'nun başkenti Lima'daki Japonya Büyükelçiliği'nde, aralarında 30 diplomat ve 2 Perulu bakanın da bulunduğu 683 kişi, Tupac Amaru Devrimci Hareketi Mensupları tarafından rehin alındı. 22 Nisan 1997'de Peru askerlerinin düzenlediği harekatla olay sonuçlandı. 17 kişi öldü.

Guatemala'da hükümet ve devrimci gerillalar arasında, 36 yıl süren ve 100 bin kişinin ölümüne sebep olan iç savaştan sonra barış anlaşması imzalandı.

1997

İngiltere'de, Tony Blair liderliğindeki İşçi Partisi, seçimleri kazandı.

Mobutu devrildi. Zaire, Kongo Demokratik Cumhuriyeti adını aldı.

Hong Kong, Çin Yönetimi'ne devroldu.

Mısır'ın Luksor Kenti'nde 68 kişi, aşırı dincilerin saldırısında hayatını kaybetti.

Galler Prensesi Diana, Dodi El Fayed'in de içinde bulunduğu aracın kaza yapması sonucu öldü.

1998

Sırp Kuvvetleri, Kosovalı Arnavutlara saldırı düzenlemeye başladılar.

Kanadalı yönetmen James Cameron'un ''Titanic''filmi 11 dalda Oscar aldı ve sinema tarihinin gişe hasılatı en yüksek filmi oldu.

Kuzey İrlanda'daki Katolik ve Protestanlar arasında Belfast'ta barış anlaşması imzalandı.

Kızıl Kmerler'in lideri Pol Pot öldü.

Hindistan, 5 nükleer deneme yaptı.

Brüksel'de EURO, Yunanistan, İngiltere, İsveç ve Danimarka dışındaki AB ülkeleri tarafından kabul edildi.

ABD'de Savcı Starr, Monica Lewinsky skandalı ile ilgili raporunu yayımladı.

ABD'de Nisan'da piyasaya sürülen iktidarsızlık hapı Viagra, Avrupa'da yasallaştı.

ETA, tek yanlı ve süresiz ateşkes ilan etti.

Mitch Tayfunu, Orta Amerika'yı kasıp kavurdu. Tayfun, 26 bin kişinin ölümüne sebep oldu.

Lordlar Kamarası, Şilili General Augusto Pinochet'in dokunulmazlık hakkından yararlanamayacağına karar verdi.

1999

Amerikan uçakları, 6 yıldan fazla bir süre sonra ilk kez, Irak'taki uçuşa yasak bölgelerde Irak uçaklarına füze saldırısı düzenledi.

Ürdün Kralı Hüseyin öldü.

Terör Örgütü PKK'nın başı Abdullah Öcalan, Türk Güvenlik Kuvvetleri tarafından, Kenya'nın başkenti Nairobi'de yakalandı.

NATO Genel Sekreteri Solana, Yugoslavya'ya yönelik hava harekatı başlatılması emri verdi.

Almanya Parlamentosu, Berlin'de restore edilen eski parlamentosu Reichstag'da çalışmalarına başladı.

Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi, Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç'i, Kosova'daki vahşetin sorumlusu olmakla suçladı.

NATO'nun Kosova'ya düzenlediği operasyon, Sırp Birliklerinin Kosova'dan çekilmesi anlaşmasıyla sona erdi.

Fas Kralı II. Hasan öldü.

Çin, nötron bombası yaptığını açıkladı.

Marmara'da 7.4 büyüklüğünde deprem meydana geldi: 17 bin 118 ölü.

Yunanistan'ın başkenti Atina'da 5,9 büyüklüğünde bir deprem oldu.

Moskova'da 9 katlı bir binaya düzenlenen saldırıda 93 kişi öldü.

Moskova'da bir apartmana düzenlenen ve arkasında aşırı dincilerin bulunduğu saldırıda 118 kişi öldü.

Tayvan'da 7.6 büyüklüğündeki depremde 2.321 kişi öldü.

Rusya, Çeçenistan Operasyonu'nu başlattı.

Pakistan'da Genelkurmay Başkanı Pervez Müşerref, yönetime el koydu.

Düzce'de 7,2 büyüklüğünde deprem oldu: 374 ölü.

Çin, ilk insansız uzay aracının denemesini yaptı.

Yargıtay, terör örgütü başı Öcalan'a verilen idam cezasını onadı.



1973 Petrol Krizi

1967 savaşı sonunda nasıl Araplar, Filistin komandolarını İsrail'e karşı bir yıpratma savaşının vasıtası olarak kullanmaya karar verdilerse, 1973 Savaşı'nın sonunda da, "petrolü" İsrail'e karşı değil, fakat Batı'ya karşı siyasi silah olarak kullanmaya karar verdiler ve bunun neticesinde de bütün dünyada bir petrol krizi ortaya çıktı.

Aslına bakılırsa, 1973 petrol krizi doğrudan doğruya 1973 Arap-İsrail Savaşı'nın sonucu değildir. Bu savaş bu krizi hızlandırmıştır. Yoksa üretici ülkeler için petrol problemleri yıllardan beri oluşma halinde bir mesele idi. Nitekim, OPEC (Organization of Petroleum Exporting Countries), yani Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı, daha 1960 Ağustosu'nda kurulmuştu. Üye sayısı 13'e kadar çıkan bu teşkilatın kuruluş maksadı, özellikle petrol fiyatlarının tesbiti başta olmak üzere, hepsini müştereken alakadar eden meselelerin birlikte çözümünü sağlamaktı.

OPEC kurulduğunda, hemen bütün petrol üreticisi ülkelerde, petrol kaynakları, Batı teknolojisi gereği, Batılı ve bilhassa Amerikan petrol şirketlerince işletilmektedir. İkinci bir husus da şudur: Bugün, yani 1982 yılı başında varili 34 dolara kadar yükselmiş olan ham petrolün fiyatı, 1970 Ocak ayında, Orta Doğu petrolleri için varili 1.80 ve daha yüksek vasıflı Libya petrolu için de 2.17 dolardır.

Bununla beraber, OPEC'in 1973 Arap-İsrail Savaşı'na kadar bir şey yaptığı söylenemez. Yalnız şu var ki, 1970'den itibaren, hemen bütün Orta Doğu ülkelerinde, petrol şirketlerine el koyma eğilimi başladı. Mesela Irak, 1972'de Iraq Petroleum Company'yi tamamen millileştirdi. İran da 1973'de hemen hemen aynı şeyi yaptı ve petrol şirketlerini sadece bir idareci haline getirerek, üretimi tamamen İran Milli Şirketi'nin (INOC) eline verdi. Diğer Arap ülkeleri ve bilhassa Basra Körfezi ülkeleri de, yabancı şirketlerdeki hisselerini arttırdılar.

1967 Arap-İsrail savaşından sonra, petrolün Batı'ya ve bilhassa Amerika'ya karşı bir siyasi silah olarak kullanılması söz konusu edildi. Hatta bu maksatla OAPEC (Organization of Arab Petroleum Exporting Countries), yani Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Teşkilatı da kuruldu. Fakat petrolün siyasi silah olarak kullanılması mümkün olmadı. Çünkü, her şeyden önce, Batı'nın ve bilhassa Amerika'nın tek petrol kaynağı Orta Doğu değildi. Amerika'nın kendi üretimi olduğu gibi, Venezuela, Nijerya ve Endonezya gibi başka petrol ihracatçısı ülkeler de vardı.

Petrol ambargosunda dayanışmayı sağlamak zordu. İkincisi, petrolün fiyatının gayet düşük olduğu bir sırada, Arap ülkeleri için mühim bir gelirden yoksun kalmak, kolay göze alınamıyacak bir şeydi. Diğer taraftan, petrolün siyasi vasıta olarak kullanılmasında Batı ve Amerika üzerinde baskı yapabilmek için iki yol vardı: Biri üretimi ve dolayısiyle ihracatı kısmak, diğeri de fiyatları yükseltmek. Üretimi kısmanın iki sakıncası vardı. Önce, üretici ülkelerin gelirlerini azaltırdı, sonra da, bütün Batı endüstrisi enerji bakımından petrole dayandığı için üretimi kısmak sert tepkilere yol açabilirdi.

İşte bu sebeplerden, 1973 savaşından sonra ikinci yola, yani fiyatların yükseltilmesine başvuruldu. Bu metodun başarılı olduğu söylenebilir. Zira, 1973 Ocak ayında varili 2.59 dolar olan Arap petrolü, 1973 Ekiminde 5.11 ve 1974 Ocak ayında da 11.65 dolara çıktı. Bu, bir yıl içinde dört mislinden fazla bir artış demekti. Bu fiyat artışları bilhassa Batı Avrupa'da ve Japonya'da bir paniğe sebep oldu.

Ortak Pazar veya resmi adı ile Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı (E.E.C.), 6 Kasım 1973'de yayınladığı bir bildiride, Güvenlik Konseyi'nin 242 ve 338 sayılı kararlarını desteklediklerini kuvvet yoluyla toprak kazanılmasını kabul etmediklerini, İsrai1'in 1967'de işgal ettiği topraklardan çekilmesini, bununla beraber, bölgedeki her devletin egemenlik, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı ile, "güvenlikli ve tanınmış sınırlar içinde" barış içinde yaşama hakkına saygı gösterilmesi gerektiğin ilan ettiler.

Japonya ise, 22 Kasım'da Arapları tutan öyle bir tavır aldı ki, sadece İsrail ile münasebetlerini kesmediği kaldı. İngiltere ise, 6 Ekim 1973'de, Orta Doğu ülkeleri için silah ambargosu ilan etmişti. Fakat Kasım ayında ambargo esas itibariyle İsrail'e yönelik bir şekil aldı. Bilhassa Suudi Arabistan, İsrail'i kesinlikle tutan Amerika ve Hollanda'ya karşı petrol ambargosu tatbik etti ise de, bu ambargo bilhassa Amerika'nın Orta Doğu politikasında hiç bir değişiklik ve tesir yapmadı. Kaldı ki, Amerika'nın bu ambargoya karşı tepkileri de bir hayli sert oldu. Hatta, petrol üreten Arap ülkelerinin petrol politikası, Batı'nın sanayiini çökertecek hale geldiği takdirde, Amerika'nın Basra Körfezi bölgesine bir silahlı müdahale ihtimalinden veya bunun planlamasından dahi söz edildi.

Arapların bu petrol silahına karşı Amerika'nın başvurduğu ikinci yol da, Avrupa İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) çerçevesinde, 1974 Ekimi'nde, Amerika, Kanada, Fransa hariç Ortak Pazar ülkeleri, Japonya, İspanya, Türkiye, Avusturya, İsviçre, İsveç ve Norveç'in katılması ile Milletlerarası Enerji Ajansı'nın (İnternational Energy Agency) kurulması oldu.

Bu kuruluşun amacı, enerji ve fakat bilhassa petrolün sağlanmasında, kullanılmasında bir işbirliğini, dayanışmayı ve ortak planlamayı gerçekleştirmekti. Ortak Planlama çalışmalarında, daha sonra, her üye ülkenin en az 60 günlük petrol stokuna sahip olması prensibi kabul edilmiş ve daha sonra da bu stok miktarı 90 güne çıkarılmıştır. Bundan başka, petrol sıkıntısına düşmeleri halinde, üye ülkelerin birbirlerine yardım etmeleri esası da kabul edilmişti.

Petrol krizinin 1973-1974'de Batı'da yaptığı ilk şoktan sonra, petrol meselesi, yani her altı ayda bir OPEC ülkelerinin ham petrol fiyatlarına zam yapmaları, normal bir hadise mahiyetini aldı. Başka bir deyişle, Batı'nın sanayileşmiş ve gelişmiş ülkeleri, fiyat artışlarından doğan sarsıntıyı kısa sürede atlattılar. Çünkü, sanayileşmiş ülkelerin korktuğu üretimin azaltılması idi. Yoksa, fiyat artışlarına kolay ayak uydurdular. Zira, artan fiyatların üretici ülkelere sağladığı gelir, yani petrodolar, yine Batı bankalarına ve Batı'nın sermaye ve nakit piyasasına intikal etti.

İkincisi, Batı'nın sanayileşmiş ülkeleri, artan petrol fiyatlarını kolaylıkla kendi sanayi mamullerine ve teknolojilerine aksettirdiler. Burada bilhassa silah fiyatlarını tekrarlamak gerekir. Halbuki, Batı'nın sanayiine, teknolojisine, silahına ve hatta tüketim maddelerine en fazla ihtiyaç duyanlar, petrol paraları ile ülkelerinin ekonomik kalkınmalarını hızlandırmak isteyenler, bu petrol üreticisi Arap ülkeleri idi. Yani, Arap ülkeleri pahalı sattılar ve aldıklarını da pahalı almaya başladılar. Bu arada olan, gelişmekte olan fakir ülkelere oldu.

Türkiye de, artan petrol fiyatlarının büyük acısını çekmiştir. Petrol üreten Arap ülkeleri, bilhassa geri kalmış veya gelişmekte olan Müslüman ülkeler için yeterli bir yardım programı da gerçekleştirmediklerinden, Batı'nın zengin ülkelerine vurmak istedikleri darbenin acısı, bu Müslüman fakir ülkelerin sırtından çıkmıştır.


1. Dünya Savaşı Nedenleri


Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılıp yokoluşunu ve yıkıntıları üzerinde yeni bir bağımsız Türk Devleti'nin kurulmasını hazırlayan I. Dünya Savaşı, dünya tarihi açısından olduğu kadar, Türkiye açısından da büyük önem taşır.

Bu savaşın çıkışı, olayların büyük bir savaşa doğru akışı, Osmanlı İmparatorluğu'nun bu savaşa sürüklenişi, tarihsel bir gelişimin bir sonucudur. Bu savaş, Fransız Devrimi ve 25 yıla yakın süren devrim savaşlarının meydana getirdiği politik, sosyal ve ekonomik gelişmelerin devamlı ve doğal sonucu oldu.

Ulusalcılık hareketlerinin, liberalizmden daha büyük güç kazandığı, ulusal devletlerin hammadde kaynakları ve üretim mallarına pazar bulmak için yaptıkları mücadele, sömürgecilik ve emperyalizm adı altında 19. yüzyılının 20. yüzyıla bıraktığı kötü bir mirastı.

19. yüzyılın ikinci yarısında, İtalya ve Almanya siyasal birliklerinin kuruluşu, Avrupa dengesini bozmakla kalmadı, özellikle Balkan Uluslarının, ulusalcılık ve bağımsızlık hareketlerini kamçıladı. Avrupa'daki ekonomik-politik-askeri gelişmeler Alman-Avusturya-İtalyan yakınlaşmasına, Üçlü İttifak'ın kurulmasına yol açtı. Buna karşılık İngiliz-Fransız-Rus yakınlaşması da Üçlü İtilaf'ı oluşturdu.

1871'de Alman Birliği'nin kurulmasından sonra Başbakan Bismark, Almanya'yı Fransız-Rus birleşmesi karşısında bırakmamak, Fransa'nın Alsas-Loren'i geri almak için bir intikam savaşı çıkarmasına fırsat vermemek amacıyla, barışcı bir politika izledi. Slavcılık tehlikesi karşısında, 1879 yılında Avusturya ile bir Rus saldırısı tehlikesine karşı anlaştı.

1881'de Fransa'nın Tunus'u işgal etmesi, burada gözü olan İtalya'yı, Almanya'nın yanına itti. 1882'de Üçlü İttifak oluştu. Bu antlaşma 1892, 1907, 1912 yıllarında üç kez yenilendi. Fakat İtalya, 1902 yılında Fransa ile gizli bir antlaşma yapmıştı.

Bismark'ın politikası 1890'a kadar sürdü. Yeni Alman İmparatoru II. Wilhelm, Bismark'ın politikasını beğenmediği için onu görevden uzaklaştırdı ve böylece Almanya'nın da politikası değişmiş oldu. Almanya'nın, Avrupa'nın en güçlü kara devleti oluşu, endüstrisinin her geçen gün dünya piyasalarında İngiliz mallarına üstün gelmesi ve özellikle Alman Savaş Donanması'nın denizlerde İngiltere'ye rakip olması, Kırım Savaşı'ndan beri Avrupa sorunlarıyla ilgilenmeyen İngiltere'yi uyandırıdı.

Üçlü İttifak'a dayanarak Avrupa'da üstünlük kurmaya çalışan Almanya, 1894'ten sonra, Fransız-Rus, Fransız-İngiliz ve en son 1907 yılında İngiliz-Rus Antlaşmalarıyla oluşan Üçlü İtilaf Bloku ile karşılaştı. Bismark'ın korkulu rüyası gerçekleşmiş oldu ve Almanya böylece Avrupa'da çember içine alınmış oldu.

Güçlenen Almanya ekonomisi için kendisine "hayat alanı" olarak Osmanlı İmparatorluğu'nu seçmişti. Bu nedenle Osmanlı Devleti ile yakın ilişkiler kurup, İngiltere'nin Hindistan yolu için büyük tehlike olan, "Bağdat Demiryolu" projesini kabul ettirmişti. Böylece Üçlü İttifak'la, Üçlü İtilaf'ın çıkarlarının çatıştığı önemli bir alan da Osmanlı İmparatorluğu oluyordu.

1905 yılından itibaren, Almanya'nın her olayda karşı tarafla arası açıldı. Fas Buhranları'nda birşey elde edemeyen Almanya, Balkan Savaşları'nın çıkmasına da engel olamadı. Oysa, Balkan Savaşı, Almanya'ya ekonomik açıdan büyük zarar vermişti. Ayrıca Bağdat-Berlin Demiryolu'nun gerçekleşmesi de, Almanya ile Bulgaristan'ın dost olup olmamalarına bağlı idi.

1914 yılına gelindiğinde, blokların çatışmasının temel sorunları olan ekonomik çıkar, Alsas-Loren sorunu, üstünlük kurma, deniz silahlanması, Fas Buhranları, Bağdat Demiryolu sorunu, Balkanlar'da Avusturya-Rusya çatışması, Balkan Savaşı gibi nedenlerden dolayı, savaşın çıkması yalnızca bir bahaneye bakıyordu.

Savaşın yakın nedeni de hazırdı. Avusturya'nın Sırbistan üzerindeki üstünlüğünü sürdürmek ve kendi sınırları içindeki Sırpların yaşadığı şehirleri kaybetmemek için her fırsatta Sırbistan üzerine baskı yapıyordu. Bu sürtüşmeler, 28 Haziran'da Avusturya-Macaristan Veliahtı Franz Ferdinant ve eşinin bir Sırplı tarafından öldürülmesi nedeniyle, dünyayı 4 yıl kana bulayacak bir savaşa dönüştü.

Sırp sorununu kökünden çözmek isteyen Avusturya, Almanya'nın da aynı görüşte olduğunu öğrenince Sırbistan'na 23 Temmuz'da sert bir nota verdi. İçişlerine karışma hükümleri taşıyan bu nota, Rusya'nın Sırbistan'ı yalnız bırakırsa, Balkanlar ve Boğazlar üzerinde Almanya-Avusturya egemenliği kurulucağı endişesiyle, Sırbistan'ı desteklemesi üzerine reddedildi.

Rus desteğini sağlayan Sırbistan, seferberlik ilan edince de Avusturya, Sırbistan'a 28 Temmuz'da savaş ilan etti. Almanya'nın uyarılarına rağmen Rusya'nın 30 Temmuz'da seferberlik ilan etmesi üzerine Almanya, 1 Ağustos'ta Rusya'ya savaş ilan etti. Aynı tarihlerde Fransa da seferberlik ilan etmişti.

Fransa'ya Belçika üzerinden saldırmayı planlayan Almanya, Belçika'ya bir nota vererek, bütün zararlarının ödeneceğini ve toprak bütünlüğüne dokunulmayacağı konusunda güvence vererek, topraklarından geçiş izni istedi. Belçika, bunu reddedince de 3 Ağustos'ta Belçika'ya saldırdı. Bunun üzerine İngiltere, 4 Ağustos'ta Almanya'ya bir nota vererek Belçika'yı boşaltmasını istedi. Almanya bu isteği reddedince, İngiltere aynı gece Almanya'ya savaş ilan etti. Böylece Avrupa Savaşı çıkmış oldu.

Başlangıçta hemen herkes bu savaşın 19. yüzyıldaki gibi cephe savaşları olacağını, en çok 1-1,5 yıl süreceğini sanıyorlardı. 1871'den beri Avrupa, uzun bir barış dönemi geçirmişti. Bu arada ekonomik ilişkiler, teknik buluşlar, savaş sanayiinin gelişmesi ile yeni savaş silahlarının tahrip gücü artmış, savaş yöntemleri değişmişti.

Bu savaş, yalnız Avrupa Topraklarında kalsaydı belki bu tahminler doğru çıkabilirdi. Fakat savaşın gerek yer, gerekse zaman bakımından sınırlarını büyüten bir olay oldu. Osmanlı İmparatorluğu, kısa bir süre sonra savaşa katıldı. Bu yüzden savaş bir Dünya Savaşı oldu. Daha savaş başladığı zaman kuvvetler dengesi, İtilaf Devletleri'nin tarafına ağır basıyordu.

Almanya, Avusturya-Macaristan'ın toplam nüfusu 120 milyon kadardı ve savaş için tüm kaynakları Avrupa'da sahip oldukları topraklarda idi. Halbuki İngiltere, Fransa ve Rusya'nın oluşturduğu İtilaf Devletleri'nin yalnızca Avrupa Topraklarındaki nüfusları 238 milyon idi.

Ayrıca sömürgelerde sınırsız hammadde ve insan kaynakları bulunduğu gibi, savaşın ilk üç yılında ABD de kendilerine büyük ekonomik destek sağladı. Almanya'nın kara ordusu güçlü olmakla beraber, Rusya'nın da zengin insan kaynakları bulunuyordu. Denizlerde ise tek başına İngiltere bile üstün durumdaydı.

Savaş başladıktan sonra İngiltere, denizlerde üstünlüğü sağladı. Savaşı kim daha zengin kaynaklara sahipse onun kazanacağı daha Marn Savaşı'nda anlaşılmıştı.


Altı Gün Savaşı


1960-1980 arası Orta Doğu gelişmelerinde, 1967 Arap-İsrail Savaşı bir dönüm noktası teşkil eder. Çünkü, bu savaşta İsrail'in Araplar karşısında kazandığı kesin zaferler neticesinde, topraklarını savaştan öncekinin dört misli genişletmesi, Arap-İsrail meselesine çok büyük boyutlar kazandırmış ve neticelerini günümüze kadar getirmiştir.

1948 Arap-İsrail Savaşı'nı Araplar tahrik etmiştir. 1956 Arap-İsrail Savaşı ise İngiltere, Fransa ve İsrail'in Mısır'a saldırıları dolayısıyla meydana gelmiştir. Ancak 1967 Arap-İsrail Savaşı ise, İsrail değil, Araplar istediği için çıkmıştır. Şu farkla ki, Savaşı çıkarmak isteyen Araplar, ilk saldırganlığı İsrail'in yapmasını istemişler ve bu da olmuştur.

Ancak Araplar için, daha Savaşın ilk gününde bir hezimet oldu. Arapların 1967 Savaşı'nın çıkmasını istemelerinde ve savaşı kışkırtmalarında üç önemli neden rol oynamış görünmektedir:

Başkan Nasır'ın gerek 1948, gerek 1956 Savaşı'nın ve her iki savaştaki yenilginin intikamını almaya kararlı olması. Bu, Nasır için bir prestij meselesi idi. Eğer İsrail'i yenecek olursa, intikamını gerçekleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda kazandığı prestijle bütün Orta Doğu'da Mısır'a büyük bir üstünlük sağlamış olacaktı ki, bunun siyasi neticeleri de çok geniş olabilirdi.

1956'dan beri Sovyet Rusya, Mısır ve Suriye'yi o kadar silahlandırmıştı ki, İsrail ile yapılacak bir savaşın neticesinden sadece Mısır ve Suriye değil, Sovyetler dahi gayet emin görünüyorlardı. Bu sebeple, 1967 Arap-İsrail Savaşı'nı Sovyetlerin de tahrik ettiklerini söylemek mümkündür.

Bu sırada Amerika'nın Vietnam bataklığına saplanmış olması ve dolayısıyla İsrail'in arkasında yer alamıyacağı düşüncesi.

Altı gün sürdüğü için Altı Gün Savaşı adını alan 1967 Arap-İsrail Savaşı'nın başlangıç gelişmelerini, 1966 yılının son aylarında oluşmaya başlayan Suriye-İsrail gerginliği teşkil eder. Çoğunluğu Ürdün'de bulunan ve diğer Arap ülkelerine de dağılmış bulunan Filistinlileri teşkilatlandırarak, bunları mücadeleye sevketmek için 1964 Mayısı'nda, Ürdün'ün elinde bulunan Doğu Kudüs'te Birinci Filistin Kongresi toplandı ve burada Filistin Kurtuluş Örgütü kurularak bir de 33 Maddelik Filistin Milli Misakı kabul edildi.

Bu Misak'a göre, İngiliz mandası altındaki Filistin toprakları, Filistinlilerin anavatanı ve 6'ıncı maddeye göre de, "Siyonist istilasından önce", yani 1917 Balfour Deklarasyonunu'ndan önce, Filistin topraklarında devamlı oturan Yahudiler de Filistinli sayılacaktı.

Bunun dışında, 1947 ye kadar Filistin topraklarında yaşayan "Arap vatandaşları" ile, bu tarihten sonra, ister Filistin topraklarında, ister bu toprakların dışında doğmuş olsun, Filistinli babadan olanlar Filistinli sayılacaktı.

9'uncu madde, Filistin topraklarının kurtarılması için silahlı mücadeleyi öngörmekteydi. 15'inci madde, "Büyük Arap Vatanı"ndan siyonist, emperyalist istilanın kovulmasından ve Filistin'deki siyonist varlığının tasfiyesinden söz etmekteydi.

19'uncu madde, Filistin'in 1947'deki taksimini ve İsrail Devleti'nin kurulmasını geçersiz sayıyordu. 21'inci madde, Filistin topraklarının tamamen kurtuluşu yerine geçecek her türlü çözümü reddediyordu.

Kudüs Kongresi'nde, 9'uncu maddenin öngördüğü silahlı mücadeleyi yürütmek üzere fedayin denen gerillalardan meydana gelen bir askeri teşkilat olan El-Fetih (Al-Fatah) teşkilatı kurulmaktaydı.

1966 Şubatı'nda Suriye'de iktidarda bulunan Baas Partisi'nin sol kanadı bir darbe yaparak, iktidarı ele geçirdi. Bu sol iktidar ile birlikte, Suriye-İsrail sınırında olayler çıkmaya başladığı gibi, bu yeni Baascılar, Başkan Nasır'ı İsrail'e karşı yumuşak davranmak ve Birleşmiş Milletler'in kanadının altına sığınmakla suçluyordu.

1966 Ekimi'nden itibaren de Suriye topraklarından hareket eden El-Fetih fedayini, İsrail topraklarına saldırılara başladılar. İsrail, bu saldırıları Güvenlik Konseyi'ne şikayet ettiğinde, oradan Suriye aleyhine bir karar çıkarmak mümkün olmadı. Zira her kararı Sovyet Rusya veto etmekteydi. Bu ise Suriye'yi daha da tahrik etti.

Suriye Başbakanı Ekim ayında "Biz İsrail'in güvenliğinin bekçisi değiliz" diyordu. Kasım ayında ise, Suriye ile Mısır (Birleşik Arap Cumhuriyeti) arasında bir savunma antlaşması imzalandı. Bu gelişmeler üzerine İsrail, fedayin saldırı ve akınlarına karşı, Kasım ayının ortalarından itibaren, "mislile mukabele" taktiğini tatbike başladı. Yani, yapılan en küçük bir saldırıya karşı, en ağır bir şekilde ve ağır silahlarla karşılık verilmeye başlandı. Bu suretle, bir yandan Suriye-İsrail, bir yandan da Ürdün-İsrail sınırlarında gerginlik her geçen gün biraz daha artmaya başladı.

Ocak-Nisan 1967 döneminde Suriye-İsrail sınırlarında küçük çatışmalardan, tank, topçu ve hava çatışmalarına kadar her türlü faaliyet ortaya çıktı. 7 Nisan 1967 günü Suriye ile İsrail arasındaki hava muharebesinde İsrail uçakları Şam üzerinde uçtuğu gibi, altı tane de Suriye uçağını düşürdüler.

7 Nisan olaysi, Suriye ve Araplar için haysiyet kırıcı olmuştu. Bilhassa düşürülen uçakların Sovyet yapısı olması, Sovyetler için de olaynin prestij kırıcı olmasına sebep oldu. Bundan dolayı Sovyetler, Suriye'yi daha silahlandırdıklarından başka, Suriye üzerindeki kontrollarını da arttırdılar. Öyle görünür ki, 7 Nisan'dan sonra meydana gelen en küçük bir olay, İsrail'e komşu Arap ülkelerinin İsrail ile münasebetlerinin gerginleşmesine, kendi çapından daha büyük katkıda bulunmuştur.

Mayıs ayından itibaren Suriye'den İsrail topraklarına fedayin akınları daha da yoğunlaşmaya başladı. İsrail Başbakanı Levi Eshkol, 11 Mayıs'ta radyoda yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: "İsrail hükümeti gayet iyi biliyor ki, teroristlerin merkezi Suriye'dir. Fakat biz prensibimizi tesbit ettik: Saldırgana mukabil darbeyi vurmanın zamanını, yerini ve vasıtasını biz seçeceğiz"

Eshkol'ün bu sözlerinden sanıldı ki, İsrail Suriye'ye karşı harekete geçmeye karar vermişti. Sonradan görüldü ki, İsrail'in seçtiği hedef Mısır'dır. Bu yanılgı dolayısıladır ki, Mısır Genelkurmay Başkanı 14 Mayıs'ta Şam'a giderek görüşmelerde bulundu. Bundan sonra olaylar hızla akmaya başladı.

16 Mayıs'ta Mısır Silahlı Kuvvetleri alarm durumuna geçirildi. Esasen 14 Mayıs'tan itibaren Mısır kuvvetleri, 1956'dan beri Birleşmiş Milletler barış gücünün kontrolünde olan Sina'ya girmeye başlamıştı. Yine 16 Mayıs'ta Mısır, gerek Sina Yarımadası'nda ve Gazze'de bulunan ve gerek Akabe Körfezi'nin Kızıldeniz'e çıkış noktası olan Tiran Boğazı'ndaki Şarm el-Şeyh'deki Birleşmiş Milletler askerlerinin buralardan çekilmesini istedi. B.M. askerleri, 19 Mayıs'tan itibaren buralardan çekilmeye başladı ve yerlerini Mısır askerleri aldı.

Bu olay, Arap-İsrail gerginliğinde önemli bir tırmanma teşkil etmekteydi. Mısır, bu hareketi ile iki cepheden İsrail'e karşı pozisyon alıyordu. Biri, Sina'yı tamamen kontrolü altına almak suretiyle, İsrail'e karşı doğrudan hareket imkânını kazanması ve arada B.M. Kuvvetleri'nin mevcut olmamasıydı. İkincisi ise, Şarm el-Şeyh'e askerini sokmakla, İsrail'in Kızıldeniz'e çıkışı olan Tiran Boğazı'nı kontrol altına alıyordu.

Nasır, bununla da yetinmedi ve 22 Mayıs'ta Tiran Boğazı'nı İsrail gemilerine ve 24 Mayıs'ta da bütün deniz trafiğine kapadı. Bu sonuncu tedbir ile, İsrail'e başka ülke gemilerinin yardım getirmesini önlemiş olmaktaydı.

22 Mayıs'tan itibaren Tiran Boğazı'nın ve arkasından Akaba Körfezi'nin kapatılması, Orta Doğu'daki havayı birdenbire gerginleştirdi. Çünkü, İsrail Mısır'ın bu hareketini, kendisine yöneltilmiş bir saldırı olarak kabul etti. Bu sebeple, 23 Mayıs'tan itibaren Amerika ve Sovyetler harekete geçerek, bir savaşı önleme çabalarına giriştiler.

Vietnam Savaşı'nın Kongre'de uyandırdığı tepkiler dolayısıyla Başkan Johnson, İsrail meselesinde fazla ileri gitmekten korkuyor ve ellerini bağlı hissediyordu. Onun için, Sovyet Rusya'nın da Orta Doğu'da herhangi bir avantaj elde etmesini önlemek için, bu devletle beraber hareket etme kararı aldı. Bu, Sovyetlerin de işine geldi. Çünkü 7 Nisan'daki hava muharebesinde Suriye'nin İsrail karşısında hiç bir şey yapamaması, Sovyetlerin Araplara olan güvenini sarsmıştı.

Fakat Sovyetler, bir yandan da Arapların güvenini kaybetmek istemiyorlardı. Bu sebeple, bir yandan Amerika İsrail'i, öte yandan da Sovyetler Suriye ve Mısır'ı yatıştırmaya çalıştılar. İki büyük devletten gelen bu yatıştırma faaliyetinin hiç bir faydası olmadı. Hava yatışacağı yerde, daha da gerginleşti. Nasır, 26 Mayıs'ta yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: "Eğer savaş gelecek olursa, bu topyekün bir savaş ve hedefimiz de İsrail'i yoketmek olacaktır. Bu savaşı kazanacağımıza inanıyoruz ve şimdi İsrail ile savaş için hazırız. Bu sefer 1956'daki gibi olmayacak. O zaman İsrail ile değil, İngiltere ve Fransa ile savaşmıştık".

Al Ahram Gazetesi'nin başyazarı Muhammed Heykel de, yine aynı gün, "Savaş kaçınılmazdır. Araplar ilk defa olarak iradelerini İsrail'e kabul ettirebileceklerdir" diyordu. Bu arada, Güvenlik Konseyi de 23 Mayıs'tan itibaren toplantılar yaparak ve bir takım kararlar alarak bir krizin patlamasını önlemeye çalıştı. Fakat bunlar da savaşı önlemeye yetmedi.

30 Mayıs'ta Mısır (Birleşik Arap Cumhuriyeti) ile Ürdün arasında bir savunma antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya 4 Haziran'da Irak da katıldı. Mısır Başkanı Nasır, bu katılım dolayısıyla yaptığı konuşmada, "1956 ihanetinin intikamını almak için savaşın başlamasını şiddetle arzuluyoruz. Bu savaş bütün dünyaya Arapların da, İsrail'in de ne olduğunu anlatacaktır" diyordu.

Krizin başlangıcında Sovyetler, İsrail'in ilk önce Suriye cephesinden harekete geçeceğini tahmin etmiştir. Daha sonraları Başkan Nasır, İsrail'in Sina cephesinde harekete geçeceğini, ancak cepheden saldırmayıp, Gazze koridorundan girmesini beklemiştir. Halbuki bunların hiç biri olmadı. Arapların istediği gibi ilk saldırıyı İsrail yaptı. Fakat Araplara ilk ve ağır bir darbe indirmek için 5 Haziran 1967 sabahı 7:30'dan itibaren havalanan İsrail uçakları, Mısır, Suriye ve Ürdün havaalanlarını bombardıman etmeye başladılar.

Mısır'a yapılan baskında, İsrail uçakları, Mısır radarlarına yakalanmamak için Akdeniz üzerinde çok alçaktan uçarak, Mısır'ın Batı sınırlarına ulaşmışlar ve saldırılarını batıdan yapmışlardır. Sina üzerinden değil. O kadar ki, İsrail uçakları Irak'a da ulaşarak Habbaniye Havaalanı'nı bile bombardıman ettiler.

5 Haziran günü akşam olduğu zaman, 16 Mısır havaalanı artık kullanılmaz hale gelmiş ve 280 Mısır uçağı, 52 Suriye uçağı, 20 Ürdün uçağı ve bir çok da Irak uçağı yerde tahrip edilmişti. Sonradan görülmüştür ki, tahrip edilen Arap uçaklarının sayısı o gün 400'ü aşmış bulunuyordu.

Havaların kontrolu artık İsrail'in elindeydi. Araplar, 5 Haziran günü 160 İsrail uçağını düşürdüklerini iddia etmiş iseler de, bu iddianın gerçekle hiç bir alakası olmadığı görülmüştür. Havalardaki üstünlük, İsrail'in kara harekâtını da kolaylaştırmıştır. Bilhassa Sina Yarımadası'ndaki muharebelerde Mısır'ın zırhlı kuvvetleri, İsrail zırhlı kuvvetlerinden ziyade, havadan İsrail uçaklarından ağır darbeler yemiş ve perişan olmuşlardır. Bundan dolayı, İsrail kuvvetleri üç gün içinde bütün Sina'yı ele geçirip, 7 Haziran akşamı Süveyş Kanalı'nın sağ kıyısındaki, kuzeyde Kantaro, ortada İsmailiye ve güneyde de Port Tevfik'e ulaşmışlardır.

Bu durumda Mısır'ın yapabileceği bir şey kalmamıştı. 8 Haziran'da İsrail ile ateşkesi kabul ederek, İsrail kuvvetlerinin Kanal'ın diğer yakasına geçmesini önlemiştir.

İsrail için 1967 Savaşı'nın en çetin cephesi Ürdün cephesi ve Batı Şeria cephesi olmuştur. Ürdün kuvvetleri, gerçekten İsrail'i uğraştırmış ve ciddi kayıplar verdirmişlerdir. Fakat onlar da Mısır'dan daha fazla dayanamadı. 7 Haziran günü Nablus muharebesini kaybedip, şehir, İsrail kuvvetlerinin eline geçince, İsrail bütün Batı Şeria'yı işgal etmiş oluyordu. Bu sebeple 7 Haziran akşamı Ürdün de İsrail ile ateşkesi kabul etti.

8 Haziran'dan itibaren Suriye cephesinde Golan Tepelerinde muharebeler şiddetlendi. Suriye, Golan Tepelerinden aşağıdaki İsrail yerleşim merkezlerini 1956'dan beri 11 yıl süre ile bombalamıştı. Yani bu tepelerin, İsrail'in Suriye'ye karşı savunması bakımından stratejik bir önemi vardı. Suriyeliler de İsrail karşısında fazla dayanamadılar. İsrail kuvvetleri, Golan Tepelerini aldıktan sonra, Suriye topraklarında ilerlemeye başladılar. İsrail kuvvetlerinin ilerleme istikameti Şam'dı.

İşte tam bu sırada, 10 Haziran günü Sovyetler, Amerika'ya başvurarak, İsrail ilerlemesi durdurulmadığı takdirde, "askeri harekât" da dahil gerekli tedbirleri alacaklarını bildirdiler. Bu sırada İsrail kuvvetleri, Şam'a 40 mil mesafedeki Kuneitra'ya girmiş bulunuyordu. Dolayısısıyla İsrail, Kuneitra'da durdu ve o gün saat 16:30'da da İsrail ile Suriye arasında ateşkes başladı. Altı Gün Savaşı böylece sona ermiş oluyordu.

Savaşın sonu Araplar için tam bir hezimetti. Savaştan sonra bir Arap askeri gücü kalmamıştı. Mısır, Sina'ya 80-100 bin kişilik bir kuvvet sürmesine rağmen bir şey yapamamıştı. Mısır, 600-800 tank kaybetmişti. 100'den fazla kullanılabilir Sovyet yapısı tank İsrail'in eline geçmişti. Yine Mısır'ın 400 topu ile 10.000 askeri aracı Sina'da tahrip edilmişti. Tahrip edilen Arap uçaklarının sayısı 441 olarak tesbit edilmiştir ki, bunun içinde Sovyet yapısı 280 Mig ve 60 Ilyuşin uçağı da bulunmaktaydı. Başka bir deyimle, 1967 Arap yenilgisi, aynı zamanda Sovyet silahlarının da yenilgisi idi.

Arapların bu silah kaybı, Sovyetlerin bu ülkeleri tekrar silahlandırmak için daha sıkı kontrolü altına alması ve Orta Doğu'da daha fazla söz sahibi olmak için de bir fırsat olmaktaydı.

1967 zaferi ile İsrail, topraklarını dört misli daha genişletmiştir. Gazze ve bütün Sina Yarımadası İsrail'in eline geçtiği için İsrail, Süveyş Kanalı'na dayanmış ve güneyde de Şarm-el-Şeyh'i alarak Tiran Boğazı'nın kontrolüne sahip olmuştur. Yine Sina'nın kuzeydoğusundaki Gazze Bölgesi de İsrail'in eline geçmiştir.

İsrail, Ürdün'den Şeria Nehri'nin batısındaki bütün toprakları alarak, Şeria Nehri, Ürdün ile İsrail arasında sınır olmuştur. Keza, Ürdün'ün elindeki Doğu Kudüs de İsrail'in eline geçmiştir ki, bu suretle 2000 yıldan beri ilk defa olarak Yahudiler Kudüs'e tekrar sahip oluyorlardı. Osmanlı Devleti'nin 400 yıl elinde tuttuğu kutsal Kudüs'ü, Araplar, 50 yıl ellerinde tutamamışlardı.

İsrail, Golan Tepeleri denen ve Kuneitra'ya kadar uzayan Suriye topraklarını da işgal etmişlerdi. İsrail, bu toprakları elde etmekle, kendisi için gerekli güvenlikli sınırlara sahip olmaktaydı. Fakat, İsrail'in bu güvenliğine karşı da, Sovyetler bilhassa Mısır ve Suriye üzerindeki nüfuzunu daha da arttırarak, bir bakıma bu güvenliği belirli ölçüde zayıflatmış olmaktaydılar. Zira, 1967 Savaşı'ndan sonra Sovyetler, Arap ülkelerini yeniden silahlandırmaya başlayarak İsrail karşısında bir silah dengesi kurmaya çalıştıkları gibi, bundan da daha önemlimi, Akdeniz'deki varlıklarını arttırdı.

Bu savaştan sonra Sovyet donanması hemen 50-60 parçaya çıkarıldığı gibi, Sovyetler, Suriye'nin Lazkiye ve Mısır'ın da İskenderiye Limanı'nda deniz üssü elde ettiler. Bu ise, bu iki ülkenin daha fazla Sovyet nüfuzu altına girmesi idi.

Sovyetlerin Araplar üzerindeki koruyuculuğu, daha savaşın son günlerinde başlamıştı. 10 Haziran günü Sovyetler Amerika'ya başvurup ateşkesi sağlamamış olsalardı İsrail kuvvetlerinin Şam'a girmesi belki işten bile olmayacaktı. Sovyetlerin koruyuculuğu bu kadarla da kalmadı. Güvenlik Konseyi'nde Amerika'nın vetosu ihtimali dolayısıyla, Genel Kurul'dan Araplar lehine bir karar çıkarmak amacı ile, B.M. Genel Kurulu'nun 19 Haziran'da olağanüstü toplantıya çağrılmasını sağladı. Ancak, Genel Kurul'da 21 Temmuz'a kadar yapılan toplantılarda, Arap-İsrail barışı için ortaya atılan hiç bir formül, gerekli üçte iki çoğunluğu sağlayamadı. Bunun üzerine mesele Güvenlik Konseyine havale edildi.

Genel Kurul, 4 Temmuz2da, Pakistan tarafından teklif edilen ve Türkiye, İran, Gine, Mali ve Nijer tarafından desteklenen karar tasarısını kabul etti. 20 çekimsere karşı 88 oyla kabul edilen bu karar, İsrail'i, Kudüs'ün statüsünü değiştirebilecek her türlü tedbirden kaçınmaya davet ediyor ve bu gibi tedbirlerin hukuken geçersiz olacağını hatırlatıyordu. Güvenlik Konseyi ise İsrail'i destekleyen Amerikan ve Arapları destekleyen Sovyet görüşlerini uzlaştırmak için uzun süren görüşme ve tartışmalardan sonra, nihayet, 22 Kasım 1967'de 242 sayılı kararı kabul etti.

Karar, İsrail'in bu son savaşta işgal ettiği topraklardan çekilmesini öngörmekteydi. Kararın bundan sonraki kısmında da, bölgedeki her devletin egemenlik, toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığının tanınması ve buna saygı gösterilmesi isteniyor ve yine her devletin barış içinde, tehdit ve kuvvet kullanılmasından uzak olarak, güvenlikli ve tanınmış sınırları içinde yaşaması hakkı kabul edilmekteydi.

Kararın üçüncü maddesine göre de, bu kararın yukarıdaki prensipleri çerçevesinde barışcı ve taraflarca kabul edilmiş bir anlaşmanın gerçekleştirilmesi amacı ile, Genel Sekreteri, taraflar arasında temas sağlamak için bir özel temsilci tayin edecekti.

242 sayılı Güvenlik Konseyi kararının 3'üncü maddesi gereğince, B.M. Genel Sekreteri, İsveçli diplomat Gunnar Jarring'i taraflar arasında temas ve anlaşma sağlamakla görevli özel temsilci seçti. Ancak Jarring'in temasları ve faaliyeti hiç bir netice vermedi. Fakat bu arada Amerika, barışı sağlama çabalarına aktif bir şekilde girdi. Çünkü, 1968 seçimlerinde başkanlığa gelen Richard Nixon, nasıl Vietnam meselesini bir an önce sona erdirmeye karar vermiş ise, Orta Doğu'da da barışı gerçekleştirerek Amerika'nın prestijini tamir etmeye kararlı idi. Çünkü, İsrail'in 1967 Savaşı'ndaki tartışmasız zaferi, Araplar tarafından, Amerika'nın İsrail'e yardım ettiği propagandası ile, bir Amerikan aleyhtarlığına dönüştürülmüştü.

Nixon, bilhassa bu aleyhte propagandayı önlemek ve Amerika'nın Orta Doğu'daki itibarını tekrar tesis etmek istiyordu. Bu sebeple Nixon'ın Dışişleri Bakanı William Rogers, Araplarla İsrail'i bir barış çözümü etrafında birleştirmek için çeşitli planlar ortaya attı. Fakat Rogers'ın bu teşebbüslerinden hiç bir netice çıkmadı. Çünkü, Araplar bir barış için önce İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini söylüyordu.

Arapların 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararını yorumlaması bu şekildeydi ve bu yorum, bugüne kadar devam etmiştir. Buna karşılık, İsrail ise, 242 sayılı kararın 3'üncü maddesine dayanarak, önce bir müzakere masasına oturulmasını ve "güvenlikli ve tanınmış" sınırların tesbitini ve ondan sonra da, İsrail'in, hangi topraklardan çekilecekse, oradan çekilmesi görüşünü savundu. İsrail'in bu görüşü de bugüne kadar devam eden bir görüştür.


Devam edecek...
__________________
Bilgi ve paylasimin guclu adresi.
SiNaNaY isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla