![]() |
| Fen Bilgisi FEN VE TEKNOLOJİ DERSLERI, Açık Öğretim Fakültesi AÖF Dersleri Sınavları Soru Bankaları ve Ders Anlatımları Deneme Soruları aof fen sorulari, Biyoloji, canllılar, kromozomlar, genler, hücreler, bitki, canlı çeşitliliği, bakteriler |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
Tecrübe Puanı: 19
Rep Puanı : 11070
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
ÇEVRE KİRLİLİĞİ NEDİR ? ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER NELERDİR ?
Çevre kirliliği veya kirlenmesi; bütün canlıların sağlığını olumsuz yönde etkileyen, cansız çevre öğeleri üzerinde yapısal zararlar meydana getiren ve niteliklerini bozan yabancı maddelerin; hava, su ve toprağa yoğun bir şekilde karışması olayıdır.. Veya “Çevre kirliliği, ekosistemlerde doğal dengeyi bozan ve insanlardan kaynaklanan ekolojik zararlardır..” [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Bütün canlıların uyum içinde yaşadıkları alana doğal çevre denir. Tabiattaki bütün canlılar çevremizdeki diğer varlıklarla uyum içinde hayatlarını devam ettirirler.[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]ile canlı varlıklar arasında canlılar ile cansız varlıklar arasında bir madde alış-verişi ilişkisi ve uyumu mevcuttur. Örneğin,ormanlarda tüm bitki,hayvan ve mikroskobik canlılar uyum içinde yaşar.Çevreyi oluşturan canlı halkalardan birinin yok olması,diğer canlıların olumsuz etkilenmesine neden olur. (Besin zinciri) Örneğin,ormanların yok olmasının çevreye çeşitli etkileri vardır; * Ormanda yaşayan canlı türleri yok olur. * Hava kirliliği artar. * Yağışlar azalır. * Erezyon artar. İNSANLARIN ÇEVREYE ETKİLERİ Kullandığımız yakıtlardan kül ve zehirli gaz gibi atıklar açığa çıkar. Baca ve egzozlardan çıkan zehirli gazların birleşmesi sonucu asit yağmurları oluşur. Asit yağmurları temas ettiği bitki örtüsünün yok olmasına,insanlarda deri ve akciğer hastalıklarına neden olur. Çevre kirliliğini azaltmak için yüksek kalorili,kül ve zehirli gaz çıkışı az olan yakıtlar kullanılmalıdır. (doğal gaz,taş kömürü...) Deniz kazaları ile denize dökülen petrol,su üzerine yayılır. Su üzerine yayılan petrol kısa sürede temizlenmediğinde suyun güneş ışığı ve hava ile temasının kesilmesine neden olur. Bu olay suda yaşayan canlıları olumsuz etkiler. ATIK ÇEŞİTLERİ Çevreye atılan ve doğal dengeyi bozan zararlı maddelere atık denir. Kağıt,bitki kalıntıları,sofra artığı,hayvan leşleri ve doğal gübre gibi organik (canlı kökenli) atıklar mikroorganizmalar tarafından parçalanarak yeniden tabiata kazandırılır. Fakat bu atıklar, çevreye atıldığında mikropların üremesine de uygun ortam oluşur. Cam şişe,teneke kutu,petrol,plastik,pet şişe,deterjan,tarım ilacı ve pil gibi maddeler tabiatta kalıcı kirliliğe neden olur. Kalıcı kirliliğe neden olan atık maddelerin rasgele çevreye atılmaması ve sanayide yeniden kullanımı sağlanmalıdır. Cam,kağıt,teneke,pil ve plastik sanayide yeniden kullanılır. KİRLİLİKTEN ETKİLENENLER 1-)SU 2-)HAVA 3-)TOPRAK KİRLETEN KAYNAKLAR * Zehirli Maddeler * Radyoaktif Maddeler * Petrol Ve Petrol Ürünleri * Evsel Ve Kentsel Atıklar * Endüstriyel Atıklar * Gürültü 1-) SUYUN CANLILAR İÇİN ÖNEMİ Canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri için suya ihtiyaçları vardır. Hücrenin büyük bir bölümü (2/3) sudan meydana gelmiştir. Hücrede meydana gelen biyokimyasal olaylar için su gereklidir. Ayrıca dünyanın ¾ ü suyla kaplıdır. Bu suların ancak %0,003 ü içilecek niteliktedir. İçilecek su kaynakları,yer yüzü suları/baraj,göl,gölet ve yer altı suları (kaynar,artezyenler) dır. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] * Endüstriyel kuruluşlarca bırakılan artıklar ( petrol,boya, deterjan, ağır metaller,kanalizasyon...) * Tarımda kullanılan zehirler ve fazla kullanılan gübreler * Hayvansal ve evsel artıklar * Sulara bırakılan kurşun,civa * Lağımların sulara karışması SU KİRLİLİĞİNİN ÖNLENMESİ * Arıtma tesisleri kurulmalı ve özenle işletilmeli * Belirli yerlerde nüfus artışının önüne geçilmeli * İnsanlar bilinçlendirilmeli * Su kaynaklarının korunması için iyi politikalar geliştirilmeli,plan ve programlar yapılmalı * Hava ve toprak kirliliğine sebep olan faktörler ortadan kaldırılmalıdır 2-) HAVANIN CANLILAR İÇİN ÖNEMİ Hava,canlılar için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Özellikle havada bulunan oksijen canlılarda besinlerin yıkımında rol oynadığından çok önemlidir. Havada bulunan gazların;%78’i Azot%21’i Oksijen%1’i Diğer gazlardan oluşur. HAVA KİRLİLİĞİ VE İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ Hava kirliliğine sebep olan etkenler şunlardır; * Sanayiden çevreye bırakılan gazlar * Araçların egzosundan çıkan gazlar * Fosil yakıtlardan (petrol,kömür vs.)çıkan gazlar * Fosil yakıtların yanması sonucu ortaya çıkan karbondioksit, azot oksitleri,kükürt oksitleri asit yağmurlarına neden olur. * Hava kirliliğinin zararları bitki,hayvan ve insanlara daha fazladır. İnsanlarda hava kirliliği; * Solunum yolu rahatsızlıkları * Astım-bronşite * Vücudun savunma *****izmasının zayıflamasına neden olur. HAVA KRİLİLİĞİNİN ÖNLENMESİ İÇİN NELER YAPILABİLİR? * Hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden olan fosil yakıtlar olabildiğince az kullanılmalı. Bunun yerine doğalgaz, güneş enerjisi, jeotermal enerji vb. enerjilerin kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. * Karayolu taşımacılığı yerine demiryolu ve deniz taşımacılığına ağırlık verilmelidir.Büyük kentlerde toplu taşıma hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Böylece otomobil egzoslarının neden oılduğu kirlilik azaltılabilir. * Sanayi kuruluşlarının atıklarını havaya vermeleri önlenmelidir. * Yeşil alanlar arttırılmalı, orman yangınları önlenmelidir. * Ozon tabakasına zarar veren maddeler kullanılmalıdır. TOPRAĞIN CANLILAR İÇİN ÖNEMİ Yeryüzünün en üst tabakasını oluşturan örtüye toprak denir. Toprak tüm canlıların besin ve hayat kaynağıdır. Bitkiler;insan ve hayvanların,toprakta bitkilerin besin kaynağıdır. Çünkü bitkiler ihtiyaç duyduğu inorganik besin ve suyu topraktan alırlar. Toprağın canlılara sağladığı faydalardan biri de yer altı sularının süzülerek canlıların kullanabileceği hale getirilmesidir. (doğal arıtma) TOPRAK KİRLİLİĞİ Toprak kirliliğine neden olan başlıca etmenler; * Ev, iş yeri ve hastahane atıkları, * Radyoaktif atıklar, * Hava kirliliği sonucu oluşan asit yağmurları, * Gereksiz yere ve aşırı miktarda yapay gübre, tarım ilacı vb. kullanılması. * Tarımda gereksiz yere ya da aşırı hormon kullanımı * Suların kirlenmesi. Su kirliliği toprak kirliliğine neden olurken, toprak kirliliği de özellikle yer altı sularının kirlenmesine neden olur. TOPRAK KİRLİLİĞİNİN ÖNLENMESİ İÇİN NELER YAPILABİLİR? Toprak kirliliğinin önlenmesi için yapılabilecek bazı şeyler şunlardır; * Verimli tarım topraklarında yerleşim ve sanayi alanları kurulmamalı yeşil alanlar arttırılmalıdır. * Ev ve sanayi atıkları toprağa zarar vermeyecek şekilde toplanıp depolanmalı ve toplanmalıdır. * Yapay gübre ve tarım ilaçlarının kullanılmasında yanlış uygulamalar önlenmelidir. * Nükleer enerji kullanımı bilinçli şekilde yapılmalıdır. SES KİRLİLİĞİ Sanayileşme ve modern teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan çevre sorunlarından biri de ses kirliliğidir. Gürültü de denilen ses kirliliği, istenmeyen ve dinleyene bir anlam ifade etmeyen sesler ya da insanı rahatsız eden düzensiz ve yüksek seslerdir. Ses kirliliğinin yaratan önemli etmenler; * Sanayileşme * Plansız kentleşme * Hızlı nüfus artışı * Ekonomik yetersizlikler * İnsanlara, gürültü ve gürültünün yaratacağı sonuçları konusunda yeterli ve etkili eğitimin verilmemiş olmasıdır. Ses kirliliği, insan üzerinde çok önemli olumsuz etkiler yaratır. Bu etkileri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz. SES KİRLİLİĞİNİN ÖNLENMESİ İÇİN NELER YAPILABİLİR? * Ses kirliliği aşağıdaki uygulamalarla önlenebilir; * Otomobil kullanımını azaltacak önlemler alınmalıdır. * Ev ve iş yerlerinde ses geçirmeyen camlar(ısıcam gibi) kullanılmalıdır. * Eğlence yerleri vb. ortamlarda yüksek sesle müzik çalınması engellenmelidir. * Gürültü yapan kuruluşlar şehirlerin dışında kurulmalıdır. RADRASYON Radyoaktif element denilen bazı elementlerin atom çekirdeğinin kendiliğinden parçalanarak etrafa yaydığı alfa, beta,ve gama ışınlarına radrasyon denir. Çevreye yayılan bu ışınlar, canlı hücreleri doğrudan etkileyerek mutasyon denilen genlerdeki bozulmaya neden olur. Çok yoğun olmayan radrasyon, canlının bazı özelliklerinin değişmesine neden olurken yoğun radrasyon, canlının ölümüne neden olabilir. Örneğin; 1945’te Japonya’ya atılan atom bombasın, atıldıktan sonra 7 gün içinde, vücutlarının tamamı 10 saniye radrasyon almış insanların %90’ı hiçbir yara ve yanık izi olmadan öldü. 26 Nisan 1986’da Çernobil’deki nükleer kazanın; ani ölümler, gebe kadınlarda düşük olayları kan kanseri, sakat doğumlar gibi olumsuz etkileri oldu. Bir çevredeki belli bir dozun üzerinde olan radrasyon, canlının vücut hücrelerini etkileyerek doku ve organlarda bozulmalara ,anormalliklere, üreme hücrelerini etkileyerek doğacak yavrularda sakatlıklara neden olur. Uzun süre radrasyon etkisinde kalmanın yaratacağı sonuçlar aşağıdaki gibi sıralanabilir; RADRASYONUN ETKİLERİ * Kanser oluşması * Ömrün kısalması * Katarakt oluşması, RADRASYONUN ÖNLENMESİ İÇİN NELER YAPILABİLİR? * Özel giysiler(kurşun önlük,özel maske)kullanılmalıdır. * Radrasyon kaynağından uzak durulmalı, en kısa sürede radrasyonlu ortam terk edilmelidir. * Radrasyonlu cihazlarla yapılan teşhis ve tedaviye sık sık başvurulmalıdır.. ÇEVRE NEDİR ? ÇEVRE KİRLİLİĞİ NEDİR ? Çevre; insanların ve diğer canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları fiziki, biyolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel ortamdır. Bir başka ifade ile çevre, bir organizmanın var olduğu ortam yada şartlardır ve yeryüzünde ilk canlı ile birlikte var olmuştur. Sağlıklı bir yaşamın sürdürülmesi ancak sağlıklı bir çevre ile mümkündür. Bir ilişkiler sistemi olan çevrenin bozulması ve çevre sorunlarının ortaya çıkması, genellikle insan kaynaklı etkenlerin doğal dengeleri bozmasıyla başlamıştır. İnsan yaşamı çeşitli dengeler üzerine kurulmuştur. İnsanın çevresiyle oluşturduğu doğal dengeyi meydana getiren zincirin halkalarında meydana gelen kopmalar, zincirin tümünü etkileyip, bu dengenin bozulmasına sebep olmakta ve çevre sorunlarını oluşturmaktadır. İnsanların çevre açısından karşı karşıya kaldığı başlıca problemler şöyle özetlenebilir: 1. Hava, su ve topraklarımızın her geçen gün artan oranlarda kirlenmesi ve önemli bir kısmının kullanılamaz hale gelmesi, 2. Özellikle Büyükşehir ve sanayi bölgelerinin çevre kirliliği sebebiyle yaşanamaz hale gelmesi, 3. Ozon tabakasının delinmesi, 4. Yerkürenin giderek ısınması, 5. Kanser ve benzeri hastalıkların artması, 6. Doğal kaynakların hızla tüketilmesi. Çevre kirliliği veya kirlenmesi şu şekilde tanımlanmaktadır: Bütün canlıların sağlığını olumsuz yönde etkileyen, cansız çevre öğeleri üzerinde yapısal zararlar meydana getiren ve niteliklerini bozan yabancı maddelerin; hava, su ve toprağa yoğun bir şekilde karışması olayıdır. Veya “Çevre kirliliği, ekosistemlerde doğal dengeyi bozan ve insanlardan kaynaklanan ekolojik zararlardır.” Çevre Kirliliğinin Nedenleri Çeşitli kaynaklardan çıkan katı, sıvı ve gaz halindeki kirletici maddelerin hava, su vetoprakta yüksek oranda birikmesi ile çevre kirliliği meydana gelmektedir. Baş lıca kirlilik çeşitleri ise şunlardır: Hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği, gürültü kirliliği ve radyoaktif kirlilik. Hava Kirliliği: Atmosferde toz, duman, gaz, koku ve saf olmayan su buharı şeklinde bulunabilecekkirleticilerin, insanlar ve diğer canlılar ile eşyaya zarar verebilecek miktarlara yükselmesi,“Hava Kirliliği” olarak nitelenmektedir. Havayı kirleten maddelerin sınır değerleri (havadazararlı olmayacak derecedeki en yüksek değerleri), her ülkenin ilgili kuruluşları tarafındanyönetmeliklerle belirlenir. Kirletici maddelerin niteliğine göre, canlılara vereceği zarar şekil ve dereceleri dedeğişir. Hava kirliliğine karşı alınabilecek önlemler, kirlilik kaynağına göre (fabrika, termiksantral, konutlar, taşıt araçları) çok çeşitlidir. Bu önlemler başta eğitim alınmak üzere teknik, hukuksal önlemler olmak üzere başlıca 3 grupta toplanabilir. Su Kirliliği Su kirliliği, istenmeyen zararlı maddelerin, suyun niteliğini ölçülebilecek orandabozmalarını sağlayacak miktar ve yoğunlukta suya karışma olayıdır. Konutlar, endüstri kuruluşları, termik santraller, gübreler, kimyasal mücadele ilaçları,tarımsal sanayi atık suları, nükleer santrallerden çıkan sıcak sular ve toprak erozyonu gibisüreçler ve maddeler su kirliliğini meydana getiren başlıca kaynaklardır. Bunların hepsidoğrudan doğruya veya dolaylı olarak canlı ve cansız varlıklara zarar vermektedir. Suların kirlenmesine karşı alınabilecek önlemler iki grupta toplanabilir: 1-Su kullanımında tasarruf sağlayacak önlemler (ev idaresi, tarımsal sulama,sanayide su kullanımı vb.). 2-Suları temizleyen teknik önlemler. Birinci gruba giren önlemler, atık kirli su miktarını azaltmayı öngörmektedir. Teknikönlemler ise, suyun kirlenmesini ve kirlenmiş suların arıtılmasını sağlarlar. Toprak Kirliliği “Toprağın verim gücünü düşürecek, optimum toprak özelliklerini bozacak her türlüteknik ve ekolojik baskılar ve olaylar”, toprak kirliliği veya toprak kirlenmesi olarak nitelenir. Toprak kirlenmesi, hava ve suları kirleten maddeler tarafından meydana getirilir. Örneğin, kükürtdioksit oranı yüksek olan bir atmosfer tabakasından geçen yağmurdamlacıkları “asit yağışları” halinde toprağa gelir. Toprak içine giren bu asitli sular ağaçköklerini, bitkisel ve hayvansal toprak canlılarını zarara uğratır. Toprağın reaksiyonunuetkileyerek besin maddesi dengesini bozar, taban sularını içilmez hale getirir. Aynı şekildeçöp yığınlarından toprağa sızan sular, kirli sulama suları, gübre çözeltileri, radyoaktifmaddeler, uçucu küller, toprağı kirleten madde ve kaynaklardır. Toprak kirliliğini önlemek için çok çeşitli teknik, ekolojik ve hukuksal önlemler alınır. Radyoaktif Kirlenme Nükleer enerji santralleri, nükleer silâh üreten fabrikalar , radyoaktif madde artıkları radyoaktif kirlenme yaratan başlıca kaynaklardır. Radyoaktif maddeler yaymış olduklarıelektronla hava, su, toprak ve bitkilere zarar verir. Radyoaktif maddeye sahip (radyasyonlu) hayvansal ürünler (et, balık, süt, vb.) ve bitkiler, bu zararlı maddeyi besin zinciri ile insanlarave diğer canlılara taşır. Bunun sonucunda bağışıklık *****izmasını felce uğratmak, organlarızedelemek gibi tedavisi olanak dışı olan hastalıklar meydana getirirler. Gürültü Kirliliği “Gürültü Kirliliği” denince, “insanlarda sağlık bakımından geçici bir zaman içinveya sürekli olarak zarar meydana getiren sesler” anlaşılır. Gürültü kirliliği yaratan başlıca kaynaklar şunlardır: ulaşım araçları, sanayikuruluşları, sosyal donatım, eğlence araçları. Gürültü insanların sinir sistemlerinden, kan dolaşım sistemlerine ve kas gerilimleri nekadar çok çeşitli zararlar meydana getirir. Gürültü zararlarına karşı teknik ve biyolojik önlemler alınabilir. Bunlar tamamen özelkonular olduğundan ayrıntıya girilmeyecektir. Buraya kadar, çeşitli çevre kirliliği olayları özet olarak açıklanmaya çalışılmıştır..
__________________
Bilgi ve paylasimin guclu adresi. |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Tecrübe Puanı: 19
Rep Puanı : 11070
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Çevre felaketleri doğadaki çeşitli unsurlara ve dolaylı veya dolaysız olarak da ilgili diğer unsurlarına zarar veren ve insan eliyle gerçekleşen felaketlerdir. Doğal kaynaklı felaketlere ise doğal felaketler denir. Milyonlarca yıl süren biyolojik süreçlerin sonucunda oluşan doğal hayat içindeki unsurların karşılıklı dengesi ile varlığını korumuştur.
Tarih boyunca bazı doğal felaketler (seller, depremler, volkanik patlamalar vs.) olmuşsa da bu felaketler doğa üzerindeki etki gücü ve oluşan durumun tersine dönüşü bakımından s anayileşme ve doğal kaynakların kullanımıyla başlayan süreçte insanoğlu tarafından yapılan suistimallerin yanında çok önemsiz kalmaktadır. Doğa kendi içinde oluşan felaketleri bir şekilde düzenleyebilmekteyken insanoğlunun eliyle ortaya çıkan felaketler suni bir takım koşullar oluşturduğundan doğa kendi kendini yenileyememekte hatta ozon tabakasının delinmesi, küresel ısınma gibi insanlığı hiç de kolay kolay kurtulamayacağı felaketlerle yüz yüze getirmektedir. Sanayileşme, iktisadi kalkınma ve enerji gibi konularda ülkelerin birbirleriyle kıyasıya rekabet halinde olduğu ve bu rekabetten geri kalan ülkelerin ise ister istemez diğer ülkelere karşı zayıf konuma düştüğü günümüzde çevre felaketlerine de gelişmenin gözardı edilebilecek yan etkileri gözüyle bakılmakta ve bu felaketler Medya'ya da ancak büyük ölçüde ve ani ölümler olduğunda yansımaktadır. Oysa Küresel ısınma gibi çevre felaketleri yüzlerce yıl sonra değil aynı nesil içinde bile gözle görülebilecek sıcaklık, kuraklık, kıtlık vs. etkilerini beraberinde getirmektedir. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] DAHA TEMİZ BİR ÇEVRE İÇİN İPUÇLARI NELERDİR ? NELER YAPABİLİRİZ ? Bilim dergisi Discover, çevre kirliliğine karşı alınacak önlemleri beş başlık altında topluyor. Temiz enerji, temiz su, temiz hava, temiz gıda için basit, ekonomik ve sürdürülebilir yöntemlerle gelecek nesillere daha temiz bir çevre bırakmanın mümkün olduğunu öne sürüyor.. DAHA TEMİZ ENERJİ: Nükleerde tartışma DAHA TEMİZ SU: Atık suları kullanacağız DAHA TEMİZ HAVA: Yılda 800 bin ölüm DOĞAYA DAHA İYİ KORUMA: Devrimci bir yazılım DAHA TEMİZ YİYECEK: Sırada böcekler var. 2004 yılında Nobel Barış Ödülü ilk kez bir çevreciye verildi. Kenyalı Wangari Maathai 30 yıl boyunca Afrika’yı karış karış gezerek, 40 milyon ağacın dikilmesine önayak oldu. Maathai, bu çabalarıyla şu mesajı vermeye çalışıyordu: “Çevreyi korumak demokrasiyi korumak anl***** gelir.” Maathai çalışkanlığı ve cesareti ile pek çok çevreciye örnek oldu. “Uygunsuz Gerçek” gibi son yıllarda ses getiren belgesellerin yapımında Al Gore ile birlikte çalışan ve bir milyondan fazla çevreciyi stopGlobalWarming.org internet sitesi altında toplayan Laurie David de, Maathai’nin etkisinde kalan çevreci militanlardan biri. Çevre kirliliğine karşı mücadelede ön saflarda yer alan David, bilim dergisi Discover ile yaptığı söyleşide, çevre kirliliğinin hasta ettiği dünyamızın iyileştirilebilmesi için her şeyden önce tüm insanların gezegenimiz ile olan ilişkilerini yeniden gözden geçirmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Sınırlı miktardaki doğal kaynakları sorumsuzca tükettiğimizi, giderek azalmakta olan su kaynaklarını kirlettiğimizi, dünyayı besleyen toprağı kısırlaştırdığımızı ve havayı solunmayacak hale getirdiğimizi söyleyen David, her insanın daha temiz bir çevre için belirli ölçüde özveride bulunmasının gerekli olduğunu vurguluyor. Artan enerji talebini karşılamakta rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının çok yetersiz olduğunu düşünen bazı uzmanlar, nükleer santralların en ekonomik çözüm olduğunu ileri sürüyor. Ne var ki dünya genelinde kimse, kaza durumunda ortaya çıkması muhtemel nükleer serpinti ve üretim sonrası atıklar nedeniyle yeni santralların açılmasına sıcak bakmıyor. Uzmanlar ise yeni teknolojilerin bu riski minimuma indirdiğini ileri sürüyor. Amerikan Enerji Bakanlığı’nın tahminlerine göre 2030 yılında ABD’nin elektrik tüketimi yaklaşık %50 artacak. Ne yazık ki rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynakları bu ihtiyacı karşılamaktan çok uzak. Bu kaynaklar bugün ABD’nin elektrik talebinin yalnızca %1’ini karşılayabiliyor. Uzmanlara göre ülkenin 2005 yılındaki 4 milyon kilovatlık elektrik ihtiyacını karşılamak için 780.000 kilometre karelik bir alanın (yaklaşık Türkiye büyüklüğünde bir alan) rüzgâr çiftlikleriyle kaplanmış olması gerekirdi. Kaldı ki jeotermal enerjinin tüm ülkenin elektrik talebine yanıt vermesi de pratikte hemen hemen imkânsız. ABD, Princeton’da merkezi bulunan NRG Enerji şirketinin başkanı David Crane bu durumda şu çözümü öneriyor: “Küresel ısınmaya karşı başlatılan mücadelede fark yaratabilecek tek güç nükleer santrallardır. Yeni bir nükleer santral kurmak ucuz değil. Ancak uzun vadede elektrik üretimi açısından en ekonomik yöntem olduğunu düşünüyorum.” Öte yandan yeni nükleer santralların kurulması fikri ülkede ciddi bir muhalefetin oluşmasına yol açıyor. Sürdürülebilir Enerji ve Ekonomik Kalkınma Koalisyonu adlı muhalif örgütün yöneticisi Karen Hadden nükleer enerjiye karşı çıkma nedenlerini şöyle açıklıyor: “Nükleer enerji güvenilir bir kaynak değil ve ayrıca kurulumu çok pahalı. Buraya harcanacak paralar doğal kaynakların korunmasına, enerji tasarrufuna, rüzgâr ve güneş tesislerine ve enerji-depolama teknolojilerine harcansa daha doğru olmaz mı?” Nükleer santrallar konusunda kamuoyu da geleneksel olarak iki konuda kaygılı. Biri kaza durumunda ortaya çıkacak radyoaktif serpinti, diğeri nükleer atıklar. 11 Eylül’den sonra terörist saldırılar da ayrıca kaygı uyandırıyor. Uzmanlar, ABD’de 1979’daki Three Mile Island ve Sovyetler’de 1986’daki Çernobil gibi kazaların bir daha meydana gelmemesi için her türlü önlemi aldıklarını belirtiyor. Bunun için tipik bir reaktör çekirdeğinin çok katmanlı barikatların ardında koruma altına alındığını; böylece kaza durumunda bile radyoaktif kaçakların olmayacağını iddia ediyorlar. Çernobil’de bu tür koruma çemberleri yoktu. Nükleer atık konusunda da Nükleer Enerji Enstitüsü’nden David Bradish halkın zarar görmemesi için çok köklü önlemler alındığını ileri sürüyor. Uranyumun çok yoğun bir enerji kaynağı olduğunu belirten Bradish, bu nedenle atık miktarının çok az olduğunu söylüyor. ABD’de halihazırdaki 104 reaktörün ürettiği atık, yılda kabaca 2.000 tondur. Oysa kömür santralları yılda 100 milyon ton toksik malzeme üretiyor. Nükleer tesislerde kullanılan ve tüketilen yakıt, şu anda havuzlardan, betondan yapılmış sağlam varillere naklediliyor. Bu varillerde atıklar 100 yıl saklanabiliyor. Ancak bu tüketilmiş yakıt -enerjinin %95’ini henüz içinde barındırabiliyor- yeniden işlemden geçirilerek taze yakıt haline dönüştürülebilir. Böylece atık miktarı %60 oranında azaltılmış olur. Amerikan Bilimler Akademisi’nden bilim insanları, harcanmış yakıtların Nevada Atom Bombası Test Bölgesi’ndeki dağların derinliklerinde, sağlam konteynırların içinde saklanmasına onay vermiş durumda. Bu bölgede daha önce de yüzlerce atom bombası deneme amacıyla patlatılmıştı. Tüm dünyanın karbon emisyonunu azaltması için ABD’ye baskı yaptığı bir ortamda özel şirketler nükleer santral kurmak için Nükleer Enerji Düzenleme Komisyonu’ndan (Nuclear Regulatory Commission-NRC) onay bekliyor. Gerekli izinleri alması durumunda NRG şirketi 2014 ve 2015’te devreye sokmayı planladığı iki reaktör kuracak. Dünyada bir milyardan fazla insan temiz içme suyundan yararlanamıyor. Bu arada tatlı su talebi sürekli olarak artarken –son 50 yılda talep üçe katlandı- küresel bazda su kaynakları giderek azalıyor. Çevresinde kalabalık nüfusların yaşadığı belli başlı nehirler kurumak üzere. Yeraltı sularının akıbeti de farklı değil. Gelişmiş ülkelerde yetkililer, yerleşim bölgelerindeki temiz su ihtiyacını, atık suların arıtılmasıyla karşılamanın en ekonomik çözüm olduğunu düşünüyor. Tek sorun, halkın geri kazanılmış suları içme suyu olarak kullanmaya yanaşmaması. Her yıl milyonlarca ton su tuvaletlerde harcanıyor. Pek çok kişiye göre kanalizasyonlara akan su, işlemden geçirildiği takdirde milyonlarca insan için içme suyu kaynağı olarak kullanılabilir. Şimdi hükümetler atık su arıtma tesislerinin kurulması yönünde çalışmalar yapıyor. Ancak bu konudaki en önemli engel, teknolojiden çok insanların arıtılmış suyu içme suyu olarak kullanmaya gönüllü olmamaları. Son yıllarda pek çok ülkede bu yöndeki çalışmalar, fikre karşı olanlar tarafından uygulama aşamasına geçilmeden reddedildi. Oysa yeniden kazanılan suyun temiz ve güvenilir olduğuna ilişkin kanıtlar göz ardı edilmeyecek kadar çok ve bilimsel açıdan güvenli. Örneğin 1999 yılında San Diego kenti sakinlerinin %63’ü içme suyu için arıtılmış su kullanmaya onay vermedi; pek çoğu bu suyun yalnızca sulama için kullanılabileceğini düşünüyordu. Arıtma tesislerine güvenmediklerini belirten San Diegolular, bu suyun sağlık sorunlarına yol açmasından çekiniyordu. Yetkililer esas sorunun halkın arıtma tesisleri konusunda yeterince bilgilendirilmemiş olduğuna karar verdi. Örneğin ABD’de Orange Country Yeraltı Suları İkmal Sistemi bu hedefe yönelik olarak kamuoyunu aydınlatıcı toplantılar düzenlemelerinin yanı sıra, yerel ve eyalet yöneticilerini, tıp ve halk sağlığı yetkililerini, çevre koruma dernekleri üyelerini ve bilim insanlarını bu konuda eğittiler. Pek çok insana arıtma tesislerini dolaştırdılar ve arıtılan suyu gözlerinin önünde kalite testinden geçirdiler. Atık suların geri dönüşümü kanalizasyonun arıtılmasıyla başlar. Orange County Sanitation District Kanalizasyon Arıtma Tesisi örneğinde olduğu gibi, önce katı atıklar temizlenir, daha sonra organik maddelerin temizlenmesi için mikro organizmalar kullanılır. Su, daha sonra saflaştırma bölümüne gönderilir. Burada su, alçak basınç altında çok hassas bir filtreden geçirilerek bakteri ve tek-hücreli organizmalardan arındırılır. Daha sonra ters osmozdan geçirilir. Ters osmozda su, yüksek basınç altında plastik bir zardan geçirilerek süzülür. Bu aşamada virüsler, tuzlar ve böcek öldürücüler gibi daha küçük kirleticiler ayıklanır. İşlem, suyun hidrojen peroksit ve morötesi ışığa tutulmasıyla tamamlanır. Arıtılan suyun yarısı bir tuzlu su bariyerine enjekte edilir. Burası yerin altında bir tatlı su deposudur; işlevi denizden gelen tuzlu suyun ve kirli tatlı suların sızmasına engel olmaktır. Geriye kalan su ise yeniden dolum havzasına pompalanır. Burada yavaş yavaş topraktan süzülerek, yerleşim bölgesinin temiz su kaynağı olan yeraltı sularına karışır. Ölçümlere göre su, filtrasyondan çıktığı anda bile güvenilir nitelikte olmasına karşın, doğrudan geri kazanım pek çok ülkede yeterli görülmüyor. ABD’de EPA olarak bilinen Çevre Koruma Ajansı’nın yaptığı bir kamuoyu araştırmasına göre insanlar yeraltı sularına karıştırılan arıtmış suyu daha güvenilir buluyor. Oysa çoğunlukla filtrelerden geçirilen su, doğal kaynaklarla karıştırılmadan kullanılabilir. Suyun yeraltı sularıyla karıştırılmadan, arıtma tesisinden doğrudan kullanıcıya ulaştırıldığı tek ülke Namibya. Uzmanlara göre su yetersizliğinde suyun başka bölgelerden taşınması, atık suyun arıtılarak yeniden kullanılması işlemine göre %50 daha fazla enerji tüketiyor. Kaldı ki kuraklık dönemlerinde suyu başka bölgelerden getirtme gibi bir şansınız da olmayabilir. Deniz suyunun tuzundan arındırılarak içme suyu olarak kullanılması bir diğer seçenek. Ancak bu seçenek atık suların arıtılmasından çok daha pahalı. Hava kirliliği dünyada her yıl 800.000 kişiyi öldürüyor ve daha fazla kişiyi de hasta ediyor. Hava kirliliğinde en büyük payın cip gibi büyük araçlara ait olduğu düşünülürken, aslında gerçek suçlunun küçük araçlar olduğu görülüyor. Şimdi Envirofit adı verilen cihaz iki motorlu araçların yarattığı bu kirliliği minimuma indirerek, kısa vadede pratik ve ucuz bir çözüm sunuyor. Gelişmiş ülkelerin daha büyük fakat daha randımanlı otomobillerinden farklı olarak, yoksul ülkelerde yaygın olarak kullanılan iki zamanlı araçlar havaya daha fazla hidrokarbon, karbon monoksit ve duman salıyor. İki zamanlı bir motorun havaya saldığı kirlilik, 30 ile 50 dört zamanlı otomobilin saldığına eşit. Asya’daki kabaca 100 milyon motosiklet –çoğu iki zamanlı motor kullanıyor. 2.5 milyar otomobilin çıkardığı kirliliğe eşit kirlilik yaratıyor. Akla ilk gelen çözüm, bu araçlardan kurtulmak. Ne var ki gelişmekte olan ülkelerde trafiği bu iki zamanlı küçük araçlardan arındırmak uzun soluklu bir strateji ve büyük bir mali destek gerektiriyor. Oysa kısa vadede ucuz bir çözüme ihtiyaç duyuluyor. Colorado State University’deki Motor ve Enerji Dönüşüm Laboratuvarı’ndan Bryan Wilson bu soruna çözüm buldu. Envirofit adı verilen bu cihaz, iki zamanlı motorlara takıldığı zaman hidrokarbon salınımını yaklaşık %90 oranında azaltıyor ve aynı zamanda yakıtın verimini %35 oranında yükseltiyor. Geçen yıl hava kirliliğinin tehlikeli düzeylere tırmandığı Filipinler’deki San Fernando kentinde bu araç 400 araca takıldı. Amerikan Çevre Koruma Ajansı (EPA) bu projeye sağladığı destek ile Hindistan’da geniş kapsamlı bir üretimin yolunu açtı. İki zamanlı motorların bu kadar çok kirlilik yaratmasının nedeni yakıt-hava karışımına motor yağının karışmasıdır. Yanma odası bu karışımı içine alırken, aynı anda egzoz penceresinden bu kirli karışım gaz olarak dışarı atılır. Yakıtın ve yağın bir kısmı egzoz ile karışır. Envirofit çözüm olarak motor karbüratörünün yerine, doğrudan silindirin içine yakıt enjeksiyon sistemini oturtuyor. Bu tasarım sayesinde egzoz penceresi kapalıyken, yakıt yanma odasına giriyor. Yanmamış yakıtın hemen hemen tümüyle ortadan kalkması, izleyen dumanın ve hidrokarbonun büyük ölçüde azalmasına yol açıyor. Aynı zamanda yakıt kaybını ve yağ tüketimini azalttığı için yoksul araç sahiplerine de maddi kazanç sağlıyor. Yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan doğal zenginlikleri korumaya çalışan biyologlar, biyo-çeşitliliği korumak gibi çok zor bir görevi üstlenmiş durumda. Ancak Avustralya’daki Queensland Üniversitesi’nden ekolog ve matematikçi Hugh Possingham, devrim niteliğinde bir yazılımla biyologların işini büyük ölçüde kolaylaştırdı. Geleneksel olarak biyologlar korunması gereken bölgelerin listesini çıkarır. Basit gibi görünen bu iş aslında biyologlar arasında şiddetli tartışmalara yol açar. Çünkü farklı biyologlar, farklı kriterlere göre, farklı listeler hazırlar. Bazıları bir bölgedeki tehlike altındaki tüm türleri göz önünde bulundururken, bazıları yalnızca o bölgeye özel türleri koruma altına almak gerekliliğine inanır. Bu durumda eylem planı hangi listeye göre yapılacak? En popüler liste 1980 yılında biyolog Norman Myers tarafından hazırlandı. Bu listede tropik And dağları ve Afrika Boynuzu gibi, bölgeye özel türlerin en fazla ve tehlikenin çok büyük olduğu bölgeler –biyo çeşitliliğin sıcak noktaları- yer alıyordu. Yok olma tehlikesinin en büyük olduğu bölgelere en fazla özenin gösterilmesi doğrultusundaki bu klasik düşünceyi sorgulayan Possingham, daha iyi bir koruma yöntemi bulduğuna inanıyor. “Bizim yaklaşımımızda, yok olma tehlikesinin en büyük olduğu bölgeye ve en tehlikede olan türe çok fazla para harcamak zorunda kalmıyorsunuz. Maliyet, tehlike ve biyo-çeşitlilik arasında bir denge kurabiliyorsunuz.” Örneğin geçen yıl Possingham ve ekibi Dünya Doğa Koruma Vakfı’nın korunmaya en fazla ihtiyaç duyan 39 bölge ilgili çeşitli eylemlerin maliyet ve sonuç hesaplarını inceledi. Bu dökümlerde en az para ile en yararlı sonuçların alınmasına; başka bir deyişle en fazla sayıda türün kurtarılmasına çalışıldığı ortaya çıktı. Oysa Possingham bu yaklaşımın tam tersi bir yaklaşımı benimsedi. Bütün analizlerde maliyet/kâr analizlerinin göz ardı edildiğini fark eden Possindham, yeni bir yazılım üzerinde çalışmaya başladı ve tehlikenin cinsi, müdahalenin maliyeti, tehlikenin zaman içinde değişme eğilimi gibi yeni faktörleri de hesaba kattı. WWF-Avustralya’nın başkanı Ray Nias, Possingham’ın yazılımı ile görüşlerini şöyle dile getiriyor: “Possingham matematiksel ve mantıksal yaklaşımı ile daha önceki sezgiye dayalı yaklaşımı geri plana itti. Onun programı hem daha gelişmiş hem de daha güvenilir sonuçlar veriyor.” DAHA TEMİZ YİYECEK: SIRADA BÖCEKLER VAR Bazı beslenme uzmanları insanların protein ihtiyaçlarını inek, domuz ve tavuk gibi geleneksel hayvanlardan değil, böceklerden sağlamaları yönünde çalışmalar yapıyor. David Gracer adında Amerikalı bir beslenme uzmanı insanları böcek yemeğe ikna etmeye çabalıyor. Gracer’i böyle düşünmete iten Birleşmiş Milletler’in 2006 yılında hayvancılıkla ilgili hazırladığı bir rapor oldu. Hayvancılığın en ciddi çevre sorunlarına yol açan sektörlerin başında geldiği belirtilen raporda, sera gazı emisyonlarının %18’inin hayvancılıktan kaynaklandığı öne sürülüyor. 2050 yılında dünyanın genel olarak 465 milyon ton ete ihtiyaç duyacağı ve bu miktarın 2000 yılında üretilen miktarın iki katı olduğu belirtiliyor. “Amerikalılar bu büyük memelilerin çevreye ne kadar büyük zarar verdiğinin farkında değil” diye konuşan Gracer, “Daha fazla miktarda insanı beslemek istiyorsanız, en doğru tercih böceklerdir. Böcekler besin deposudur. Ağırlık olarak sığır ve tavuk etinden daha az miktarda protein içermekle birlikte başka yararlara sahiptir. Örneğin çekirgeler sığırın içerdiği yağın üçte birini içerir ve demir içeriği açısından dört misli daha zengindir” diyor. Kaldı ki böcek yetiştirmek çevreye fazla zarar vermez; az miktarda suya, yetişme alanına ve gıdaya ihtiyaç duyarlar. Gracer şu anda böcek ile beslenme veya “entomofaji” denilen yaklaşımın benimsenmesi için BM’in düzenlediği seminerlere katılıyor. Zimbabve ve Botsvana’da böcek toplamak ticari bir uğraştır. Ve güney Afrika’da köylüler yerel bir ağaçtan tırtılları toplayıp, pazarlarlar. Aslında dünya genelinde 1.400 böcek türü yenilir ve bu alışkanlığın geçmişi binlerce yıl öncesine dayanır. Bugün böcek ile beslenme alışkanlığının devam edebilmesi için böcek yetiştirme çiftliklerinin kurulması gerekiyor. Montreal’deki McGill Üniversitesi’nden Biyo-kaynaklar Mühendisliği Bölümü’nden Robert Kok bu çiftliklerde yetiştirilen böceklerin çeşitli amaçlarla kullanılabileceğini belirtiyor: “İnsanlar böcek yemek istemese bile, bunlardan protein ve yağ çıkartılabilir. Ve bu ürünlerden gıda maddeleri üretilebilir.” Amerikan Tarım Bakanlığı Tarım Araştırma Merkezi’nden William White en azından ABD gibi yiyecek sıkıntısının çekilmediği gelişmiş Batı ülkelerinde insanların böcek yemeğe ikna edilmesinin çok zor olacağına dikkat çekiyor. Bu insanların ancak çok büyük bir yiyecek sıkıntısı durumunda diyetlerine böcek ilave edebileceklerini söylüyor. (Derleyen: Reyhan Oksay, Kaynak: Discover, Mayıs 2008 -Daha Temiz Bir Çevre İçin Bazı İpuçları) SANAYİ ATIKLARININ ETKİSİYLE ARTIK AKARSULARDAN KİRLİLİK AKIYOR Sanayiden kaynaklı atık suların yüzde 66'sına hiçbir arıtma işlemi uygulanmayan Türkiye'de önemli akarsuların büyük kısmının ''Kirli'' ve ''Çok kirlenmiş'' olarak nitelendirildiği bildirildi.. TMMOB Çevre Mühendisleri Odasından alınan bilgiye göre, 31 Aralık 2004 tarihli Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği'nde yüksek kaliteli su 1. sınıf, az kirlenmiş su 2. sınıf, kirli su 3. sınıf, çok kirlenmiş su ise 4. sınıf olarak yer alıyor. DSİ tarafından havza bazında yürütülen kirlilik gözlem ve tespit araştırmalarının sonuçlarının da bu kalite sınıflaması göz önüne alındığında, pek iç açıcı bir görünüm sergilemediği kaydedildi. Buna göre, Türkiye'nin sulanabilir nitelikteki topraklarının yüzde 45'inin bulunduğu İç Anadolu Bölgesi'nin en önemli akarsuyu olan ve Karadeniz'e dökülen Kızılırmak'ın Sivas'ın Hafik ilçesinden sonraki coğrafyada sulama suyu olarak bile kullanılamadığı iddia edildi. Evsel, tarımsal ve endüstriyel atıklar, Türkiye'nin en önemli akarsu havzaları olan Sakarya ve Seyhan havzalarını da tehdit ediyor. Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi'nde faaliyet gösteren tesislerin büyük çoğunluğunun atık suları, Ergene Nehri'nin bir kolu olan Çorlu Deresi'ne deşarj ediliyor. Bu bölgede yapılan araştırmalar, Çorlu Deresi'nin ''Olağanüstü kirli'' durumda olduğunu gösteriyor. Bölgede faaliyet gösteren birçok endüstrinin deşarjlarını toplayan Meriç Nehri ise endişe verici bir kirlenme karakteri sergiliyor. Bir kesimi 4. sınıf kategorisinde olan Meriç'te tarımsal faaliyetlerden kaynaklı kirlenme de önemli bir etken. Havzada tarımsal ilaç ve gübre kullanım miktarlarına ilişkin veriler bulunmadığından dolayı, kirliliğe ilişkin net bir sonuç elde edilemiyor. Susurluk havzası, Güney Marmara'nın tüm evsel, endüstriyel ve tarımsal atık sularının ulaştığı bir su ağı olarak dikkat çekiyor. Güney Marmara'nın üç önemli akarsuyunu ve bu akarsuların drenaj alanlarını kapsayan Susurluk havzasında yer alan Nilüfer Çayı, hem organik hem de ağır metal açısından aşırı derecede kirlenmiş durumda bulunuyor. Nilüfer Çayı'nın diğer bir kolu olan Soğanlıdere ve Ayvalı derelerinin su kalitesi de 4. sınıf kategorisinde yer alıyor. Bor, kağıt ve şeker fabrikalarının atık sularını alan Simav Çayı'n ın kalitesi ise 3. ve 4. sınıf arasında değişiyor. Kalitesi genelde 2. sınıf olan Emet Çayı, bor ve arsenik konsantrasyonu açısından tarımsal sulama ve içme suyu temini yönünden oldukça sakıncalı durumda bulunuyor. Bu durum, suyun kalitesinin 4. sınıfa düşmesine neden oluyor. Özellikle evsel atık su ve tarımsal faaliyetlerden kaynaklı kirlenmenin ön plana çıktığı Gediz havzasında bulunan Demirci, Selendi ve Gediz çaylarının su kalitesi, 3. ve 4. sınıf kategorisinde yer alıyor. Aynı su kalitesine sahip ve yöredeki maden yataklarından kaynaklı cıva, kurşun ve bor değerleri de oldukça yüksek olan havzadaki Nif, Alaşehir ve Tabak çayları ise endüstriyel ve bakteriyolojik kirlilik açısından dikkat çekiyor. Kuzey Ege, Yeşilırmak ve Büyük Menderes havzaları da endüstriyel ve tarımsal kirlenme açısından kötü durumda bulunuyor. ARITILMAYAN SULAR YA DENİZE YA AKARSULARA Çevre Mühendisleri Odası Genel Sekreteri Burçak Karaman Uysal, akarsuların kendi doğal döngüsü içinde tolere edebileceği düzeyde kirlilik sınır değerleri aşıldığında suda aşırı kirlenme başladığını belirtti. Belediyelerin yüzde 69'unda kanalizasyon şebekesi bulunmasına rağmen sadece yüzde 10'una atık su arıtma tesisi hizmeti verildiğine işaret eden Uysal, aktif durumdaki 107 organize sanayi bölgesinden ise sadece 33'ünde arıtma tesisi bulunduğuna dikkati çekti. Uysal, sanayiden kaynaklı atık suların yüzde 66'sına, hiçbir arıtma işlemi uygulanmadığını, bu arıtılmayan atık suların yüzde 91'inin ise deniz ve akarsulara deşarj edildiğini vurgulayarak, şöyle konuştu: ''Arıtılarak deşarj edilen yüzde 34'lük oran için de yanıtlanması gereken sorular, bu konuda da içimizin rahat olamayacağını göstermektedir. Farklı sektörlerden ağır metaller, tehlikeli kimyasallar da dahil çok farklı içeriğe sahip olan sanayi kaynaklı atık suların, nasıl bir arıtma işleminden geçtiği, ileri arıtma, doğru arıtma tekniklerinin kullanılıp kullanılmadığı, arıtılan atık suların çıkış sularının içeriği, bu çıkış sularının uluslararası deşarj standartlarını sağlayıp sağlamadığı, arıtma tesislerinin kesintisiz, sürekli işletilip işletilmediği, bu konuda Çevre ve Orman Bakanlığı ve ilgili kuruluşlar tarafından yeterli denetimlerin yapılıp yapılmadığı, gerekli cezai yaptırımların uygulanıp uygulanmadığı tartışmalıdır.'' ''AKARSULARIMIZ İÇLER ACISI DURUMDA'' Türkiye'nin 26 akarsu havzasına ayrıldığını fakat tüm akarsulara ait yeterli gözlem verisi bulunmadığı için kirlilik haritalarının ülke bütününü sağlıklı şekilde yansıtamadığını belirten Uysal, şöyle devam etti: ''Elde edilen veriler ve sonuçlar, en önemli doğal varlıklarımız olan akarsularımızın içler acısı durumda olduğunu göstermektedir. Su yönetimiyle ilgili tüm politikalar, toplumun tamamının su kaynaklarına ulaşım hakkı olduğu ve su kaynaklarının kamu yararına uygun kullanımı temelinde oluşturulmalıdır. Herkesin ücretsiz, temiz su hakkı, güvence altına alınmalıdır.'' NELER YAPMALI ? Uysal, yapılması gerekenleri ise şöyle sıraladı: ''Yapılması gereken, öncelikle kirliliğin kaynağında bertaraf edilmesi ve alıcı ortam kirlilik denetiminin siyasi iktidarlar ve yerel yönetimlerce kararlı bir şekilde uygulanmasıdır. Gerek kamu gerekse özel sektöre bağlı sanayi kuruluşlarında çevre denetimi, çevre yönetimi, atık su arıtma tesislerinin kurulması ve işletilmesi gibi çevre mühendisliği uzmanlık alanına giren faaliyetler çevre mühendisleri eliyle gerçekleştirilmelidir. Akarsuların korunmasına, iyileştirilmesine ve geliştirilmesine yönelik, ulusal ve yerel ölçekte, kamucu bir su politikası oluşturulmalıdır. Akarsuların kirlilik düzeylerini gözlemleyecek sağlıklı verilerin oluşturulması sağlanmalıdır. Akarsuların, evsel ve endüstriyel atık sular, katı atıklar, tarımsal ilaç ve gübre kullanımı ile kirlenmesinin önüne geçilmeli, bu alanda proje ve yatırımlar öncelikle tesis edilmelidir. İller Bankası ve DSİ Genel Müdürlüğü gibi kurumların, su politikaları ve su yönetimi alanındaki görev ve sorumlulukları yeniden tanımlanmalı, havza yönetimi temelinde yetkileri genişletilmelidir. Yeterli denetim ve yaptırım *****izmaları geliştirilmelidir. Tüm bunlar için ise öncelikle, bütünleşik bir çevre politikasına bu kapsam da da kamusal bir su politikasına ihtiyaç vardır.'' (Kaynak: Denizhaber ajansı) sadece nelerdir neden toprak kirliligi ile ilgili kirleten hangi ortaya koydugu sorunlar nelerdir cevre nedir cevre kirliliginin nedenleri marmara sanayi ..arkadaslik.com.cevreciler..cevreci örgütler...örgütlesen cevreciler..kirleten kim cevremizi..
__________________
Bilgi ve paylasimin guclu adresi. Konu SiNaNaY tarafından (03-09-2009 Saat 08:21 PM ) değiştirilmiştir.. |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Tecrübe Puanı: 19
Rep Puanı : 11070
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Miktarları her geçen gün artan arıtma çamurlarının çevresel sorunlar yaratmaması için uygun yöntemlerle bertarafı gerekmektedir. Çamur bertarafı konusunda uzun yıllardan beri çeşitli yöntemler denenmiş ve çok sayıda araştırma yürütülmüştür. Bu yöntemler arasında arıtma çamurlarının toprağa verilerek bertarafı ekonomiye katkısı bakımından üzerinde önemle durulan bertaraf tekniklerinden birisidir. Organik gübre ve toprak düzenleyici olarak uygun özellikler taşıyan arıtma çamurlarının tarımda kullanılmaları ile hem çamur bertarafı gerçekleşebilmekte hem de tarımsal üretimde ekonomik kazanç sağlanabilmektedir. Bu çalışmada, arıtma çamurlarının araziye uygulanması, tarımsal arazilere uygulama, ormanlık alanlara uygulama ve arazi iyileştirme amaçlı kullanım olarak üç bölümde incelenecektir. Arıtma çamurlarının araziye uygulanmasında, çamur, bitki besin elementleri içeren organik bir kaynak olarak ele alınmaktadır. Çiftlik gübreleriyle karşılaştırıldığında arıtma çamurlarının azot ve fosfor içeriği yönünden tarımsal anlamda değerli olduğu ancak potasyum değerinin çiftlik gübrelerine göre her zaman daha düşük değerler gösterdiği görülmektedir. Tipik bir şehir atıksu arıtma tesisinden alınan çamurdaki azot, fosfor ve potasyum yüzdeleri arasındaki oran 3:2:0'dır.
1. ARITMA ÇAMURLARININ TARIMSAL ALANLARA UYGULANMASI Arıtma çamurlarının tarımsal alanlara uygulanması ile çamurun, gübre besin elementleri kaynağı olarak ve/veya toprak şartlandırıcı olarak kullanılması ve tarımsal üretimin arttırılması amaçlanmaktadır. Arıtma çamurlarından tarımsal faydalanmanın temel prensibi çamurun tarım arazilerine agronomik oranlarda uygulanmasıdır. Yani yıllık yükleme bazında çamur ile verilen ve üründeki mevcut N ve/veya P miktarı, ürünün ihtiyacı olan yıllık N ve/veya P miktarını geçmeyecek şekilde çamur yüklemesi yapılmalıdır.Arıtma çamuru uygulanacak toprağın pH'ının 6.5 veya daha yüksek olması istenir. Böylece ağır metallerin toprak içerisindeki hareketleri sınırlandırılmış olur. Toprağın katyon değiştirme kapasitesi, toprağın ağır metalleri bağlama yeteneğinin bir göstergesi olduğu için arıtma çamuru uygulanacak toprakların bu açıdan da incelenmesi gerekmektedir. Ayrıca toprağın geçirgenliği ve yapısı bölgenin drenaj özelliklerini belirlediği için çamur uygulamalarında yol gösterici toprak özelliklerindendir. Arıtma çamurunun tarımsal uygulamalarındaki diğer önemli bir husus da arazinin yeraltı su kaynaklarına olan uzaklığıdır. Arıtma Çamurlarının Tarımsal Kullanımına Yönelik Çalışmalar Arıtma çamurlarının bitki besin elementi kaynağı olarak değerlendirilmesi ve tarımsal alanlara uygulanarak tarımsal ve dolayısıyla ekonomik kazanç sağlanması konusunda pek çok araştırma yapılmıştır. Ancak Türkiye'deki genel duruma bakıldığında arıtma çamurlarının genellikle katı atık olarak uzaklaştırıldığı görülmektedir. Arıtma çamurlarının tarımda kullanılarak yeniden kazanılması açısından kapsamlı araştırmaların yapılması gerekmektedir. Akça ve ark. çamur uzaklaştırma masraflarını azaltmak, üstelik çamuru faydalı bir malzeme haline getirmek için tarım alanlarında kullanıl-masının teşvik edilmesi, çiftçilerin bu yönde eğitilmesi ve yönlendirilmesi için teknik alt yapının oluşturulması gerekliliğini vurgulamışlardır. Turalıoğlu ve Acar tarafından yapılan diğer bir araştırmada, arıtma çamurlarının çevreye en az zarar verecek şekilde bertaraf edilmesi ve içerdikleri besin elementlerinden de yararlanılabilmesi için tarım topraklarında kullanmanın en iyi yol olduğu ancak uygulamadan önce ağır metal, tuz, azot ve patojen mikroorganizma miktarlarının tespit edilerek verilebilecek maksimum yüklerin belirlenmesinin gerektiği belirtilmiştir. Son yıllardaki genel eğilim çevreci bir yaklaşımla çamurun tarım alanlarında kullanılarak, bitki besin maddelerinin ve organik maddelerin doğal çevrime en kısa yoldan sokulması şeklindedir. Williams arıtma çamurlarının ve organik gübrelerin tarım arazilerindeki faydalı kullanımını belirlemek için havada kurutulmuş ham çamur, havada kurutulmuş çürük çamur ve çiftlik gübrelerinin bitki besin düzeylerini belirlemiş, bu atıkları tarım alanlarına uygulayarak ürün verimi ve kalitesi üzerindeki etkilerini incelemiştir. Arıtma çamurlarının N ve P yönünden yararlanılabilir bir kaynak olduğunu ancak potasyum yönünden fakir kaldığını, özellikle sulu haldeki çürütü lmüş çamurların bitkiye yarayışlı N ve P bakımından oldukça değerli bir kaynak olduğunu vurgulamıştır. Larson ve ark. tarafından yapılan diğer bir çalışmada şehir arıtma çamurlarının tarımsal ürünün ihtiyaç duyduğu azot, fosfor ve mikro besin elementlerini sağlayabildiği ve uygun şekilde ele alındığı taktirde tarımsal arazilerde kullanılabileceği belirtilmiştir. Pedreno ve ark. ise, arıtma çamuru uygulanmış kalkerli bir toprağın tarımsal kalitesini incelemeye yönelik bir çalışma yapmışlar ve arıtma çamurunun toprağın N, P, Fe, Cu, Zn ve organik madde içeriğini arttırdığını belirtmişlerdir. Başkaya ve ark. Tarafından yapılan bir çalışmada farklı orijinli iki arıtma çamurunda Toplam azot ve Toplam azotu oluşturan ve farklı yarayışlılık derecelerine sahip önemli azot fraksiyonları belirlenmiş ve çamurun azotlu gübre değerinin belirlenmesinde Toplam azot içeriğinin yalnız başına bir kriter olamayacağının altı çizilmştir. Diğer bir ifade ile aynı Toplam azot konsantrasyonuna sahip iki farklı arıtma çamurundan birinin toprak ve bitkiler için çok yararlı, diğerinin ise az yararlı veya hatta zararlı olabileceği vurgulanmıştır. 2. ARITMA ÇAMURLARININ ORMANLIK ARAZILERE UYGULANMASI Arıtma çamurlarının ormanlık alanlara uygulanmasıyla, genellikle makro ve mikro bitki besin elementleri yönünden fakir olan orman topraklarına takviye sağlanmaktadır. Ayrıca çamur, organik madde içeriğiyle, yumuşak killi toprakların geçirgenliğini ya da kumlu toprakların su tutma kapasitesini arttırarak ormansal toprakların özelliklerini geliştirmektedir. Arıtma çamurlarının ormanlık alanlara uygulanması, ormanların insan besin zincirinin bir parçası olmaması sebebiyle, tarımsal uygulamalara kıyasla insan sağlığı açısından daha az risk taşımaktadır. Ayrıca araştırmalar bazı ağaç türlerinin, tarımsal ürünler için oldukça zararlı olabilecek bazı çamur bileşenlerine karşı oldukça toleranslı olduğunu göstermektedir. Arıtma Çamurlarının Ormanlık Arazilere Uygulanmasına Yönelik Çalışmalar Arıtma çamurlarının ormanlık alanlara uygulanması tarımsal uygulamalar kadar yaygın olmasa da son yıllarda önemli bir gelişme göstermiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nde işlem görmüş şehirsel arıtma çamurlarının ormanlık bölgelere uygulanması son 25 senede hız kazanmıştır. Ülkenin pek çok yerinde yürütülen kapsamlı projeler, çamurdaki yarayışlı bitki besin elementlerine paralel olarak ağaç büyümesinde önemli gelişmelerin meydana geldiğini ortaya koymaktadır. Washington Üniversitesi ve Seattle Büyükşehir Belediyesi arasında 1973 yılında yapılan bir işbirliği protokolü kapsamında başlatılan çalışmada, arıtma çamuru içerisindeki faydalı maddelerin ağaç büyümesini geliştirip geliştirmediği, çamurun ormanlık alanlara uygulanması sonucu ekosistemin ne şekilde etkilendiği ve yer seçimi ve sistem dizaynının nasıl olacağı araştırılmıştır. Bulunan sonuçlar son derece olumludur. Arıtma çamuru uygulaması neticesinde ağaç kalitesi çok az etkilenmiş ve çap, boy ve hacimde büyük bir gelişim gözlenmiştir. Çamurla gübrelenmiş ağaçlar yüksek kalitedeki gübrelerin uygulandığı ağaçlarla benzer bir büyüme göstermişlerdir. Orman ekosisteminin incelenmesi neticesinde, uygun şekilde dizayn edilmiş ve yönetilmiş bir projenin çevresel açıdan oldukça güvenli olduğu ve halk sağlığı risklerinin minimum düzeyde olduğu belirtilmiştir. Son yıllarda Ingiltere'de de arıtma çamurlarının ormanlık arazilerde gübre olarak kullanılmasına yönelik çok sayıda çalışma yapılmaktadır. Bu çalışmaların sonucunda Ingiltere'deki toplam alanı 2 milyon hektar olan ormanlık bölgenin 75000 hektarlık kısmında arıtma çamuru uygulamasının potansiyel olarak uygun olduğu tespit edilmiştir. 3. ARITMA ÇAMURLARININ ARAZI IYLEŞTIRME AMAÇLI KULLANIMI Yüzeysel kömür madenciliği, mineral araştırma çalışmaları, yeraltı madenciliğinden kaynaklanan atıklar ve madencilik işlemleri esnasında oluşan tortular, civardaki toprakları olumsuz yönde etkilemektedir. Bu verimsiz arazilerin özellikleri bölgeden bölgeye değişiklik göstermektedir. Arıtma çamurlarının verimsiz arazilerin iyileştirilmesinde başarıyla kullanılabilmesini sağlayan çamur özelliklerinin başında çamurun organik madde içeriği gelmektedir. Çamurdaki organik madde, topraktaki taneli yapı oluşumunu geliştirir, plastisite ve kohezyonu azaltır ,su tutma kapasitesini ve katyon değiştirme kapasitesini ve toprağın pH'ını arttırır. Çoğu arıtma çamurunun pH'ı ve doğal tamponlama kapasitesi asidik ve bazik toprak şartlarını geliştirmektedir. Ayrıca arıtma çamuru uygulanan verimsiz topraklardaki mikroorganizmaların sayısı ve aktiviteleri de artmaktadır. Arazi iyileştirme amaçlı yapılan tek seferlik uygulamalarda, araziye verilen çamur miktarı genellikle tarımsal amaçlı kullanımlarda verilen miktardan fazla olmaktadır. Ancak bu durumda uygulanan çamur miktarının gelecekte bitki fitotoksisitesi için ciddi bir risk oluşturmaması ya da içme suyu kaynağı olarak kullanılan yeraltı akiferlerine kabul edilemez seviyelerde bir nitrat sızıntısının olmaması sağlanmalıdır. Arıtma Çamurlarının Arazi Iyileştirme Amaçlı Kullanımına Yönelik Çalışmalar Son yıllarda arıtma çamurlarının bir kaynak olarak değerlendirilmesi görüşünün benimsenmesiyle birlikte arazi iyileştirme amaçlı kullanıma ilişkin araştırmalar da hız kazanmıştır. Bu araştırmaların sonuçları genel olarak, stabilize olmuş şehir arıtma çamurlarının toprağın ıslah edilmesinde, bitki örtüsü, toprak ve yer altı suyu kalitesi üzerinde olumsuz bir etki yaratmaksızın, çevresel açıdan güvenli bir şekilde kullanılabileceği yönündedir. Arıtma çamurlarının fiziksel özellikler yönünden zayıf olan toprakların ıslah edilmesinde başarıyla kullanılabildiğini gösteren pek çok çalışma mevcuttur. Pagliai ve Guidi tarafından yapılan bir araştırmada, aerobik ve anaerobik çamur uygulamalarının toprağınporozitesi ve gözenek büyüklüğü üzerindeki etkileri incelenmiş ve organik materyallerin toplam poroziteyi önemli ölçüde arttırdığı görülmüştür. Iyi bir toprak yapısını sağladığı ve toprak-bitki-su ilişkilerinde çok önemli olduğu vurgulanan 50 ila 500m'lik gözeneklerin de arttığı belirtilmiştir. Guidi tarafından yapılan benzer bir çalışmada da arıtma çamuru organik maddesinin toprak porozitesi ve gözenek büyüklüğü dağılımı üzerindeki olumlu etkileri vurgulanmıştır. Şehirsel atık çamurların maden ocağı rehabilitasyon bölgeleri üzerindeki etkilerini araştıran diğer bir çalışmada çamurun ıslah edilecek araziye uygulanması ile topraktaki bitki besin düzeylerinin arttığı, fiziksel ve biyolojik özelliklerinin geliştiği belirtilmiştir. Arıtma çamurları düşük besin maddesi içeren toprakların takviye edilmesi açısından da değerli bir kaynak olarak karşımıza çıkmaktadır. Arazi iyileştirme çalışmalarında inorganik azotlu gübrelerin kullanımı çok etkili bir çözüm değildir. Çünkü bu gübreler tamamen çözünebilirler ve yarayışlılıkları çok yüksektir. Bu nedenle olası sızıntı problemlerinden kaçınmak için arazinin ihtiyacı olan azotu bir kerede değil yıl içindeki birkaç uygulamayla vermek gerekir. Arıtma çamurunda ise mevcut azot ve fosforun büyük kısmı organik formdadır ve minerilizasyon sonucu bitkiler tarafından kullanılabilir formlara dönüşürler. Böylelikle, ıslah edilecek arazinin ihtiyacı olan 1000 kg N/ha değerini sağlayabilecek miktarda çamurun bir defada uygulanması mümkün olmaktadır. Byrom ve Bradshaw tarafından yapılan çalışmada, maden işlemlerinden olumsuz yönde etkilenmiş verimsiz bir toprakta yapılan denemelerde farklı dozlarda arıtma çamuru uygulanmış ve çimendeki büyüme gözlemlenmiştir. Tek seferlik uygulamanın yapılmasından bir sene sonra çimende önemli bir büyüme görülmüştür. Ikinci sene sonunda kontrol denemesinin aksine çamur uygulanmış bölgelerde çimendeki büyüme devam etmiştir. SONUÇ Önümüzdeki dönemde ülkemizdeki sanayileşme sürecinin devam edeceği ve sanayi kuruluşlarının hızla artacağı ortadadır. Hızlı sanayileşmeye ve dolayısıyla arıtma tesisi sayısındaki artışa paralel olarak ortaya çıkan büyük miktarlardaki arıtma çamurlarının, nasıl bertaraf edileceğine ilişkin sorunlar dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, evsel çamurların ve gıda sanayi çamurları gibi evsel nitelikteki bazı sanayi çamurlarının araziye uygulanarak bertarafı önem kazanmaktadır. Araziye uygulama, çamur içeriğindeki azot, fosfor ve potasyum gibi bitki besin elementlerinin doğal döngülerine tekrar kazandırılması yönünden en akılcı ve en ekonomik yol olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak araziye uygulanması düşünülen çamurların, ağır metal içeriği ve tuzluluk yönünden toprağa yapacağı etkiler gözardı edilmemeli ve gerekli değerlendirme sınır değerler baz alınarak yapılmalıdır. (Kaynak: Ekoloji ve Çevre Dergisi)
__________________
Bilgi ve paylasimin guclu adresi. |
|
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Çevre Sorunu- cevre kirliliği | almira | Fen Bilgisi | 0 | 03-31-2008 09:03 AM |
| Çevre Mühendisliği | almira | öss meslek rehberi | 0 | 02-25-2008 01:17 PM |
| KANAMA ve KANAMALARIN KONTROL ALTINA ALINMASI | BuLuT | TIP | 0 | 02-04-2008 09:34 AM |
| Çöplüklerde oluşan metan gazının oluşumu ve patlamasına karşı alınabilecek önlemler. | almira | Kimya | 0 | 02-01-2008 07:22 PM |
| Organ Ve Doku Alinmasi, Saklanmasi Ve Naklİ Hakkinda Kanun | Seyda | HUKUK | 0 | 01-05-2008 01:27 PM |
| New To Site? | Need Help? |