Sosyal bilimlerin yeri - ForumSitem.Net

Sosyal Bilgiler Sosyal Bilimler Tarih Coğrafya Psikoloji sosyoloji mantıkVatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Dersleri ödevi


Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 10-26-2009, 02:54 PM   #1 (permalink)
Guru
SiNaNaY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: May 2007
Bulunduğu yer: Ismail'in Kalbinden
Mesajlar: 5.035
Tecrübe Puanı: 19
Rep Puanı : 11070
Rep Derecesi : SiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond reputeSiNaNaY has a reputation beyond repute
Standart Sosyal bilimlerin yeri

Türkiye’de Sosyal Bilimlerin Yakın Geleceği

Piyasa İlişkileri Bağlamında Bilimsel Bilginin Yeniden Üretimi ve Türkiye"de Sosyal Bilimlerin Yakın Geleceği:

ÖZET:

İnsanın toplum ile ilgili sorulara yanıt araması eski çağlardan bu yana devam etmekle birlikte, modern anlamda sosyal bilimlerin kuruluşu; Aydınlanma düşüncesi, modernizm ve kapitalizmin gelişmesiyle gerçekleşmiştir. Yeniçağ"da sanayi kapitalizminin kök salmasına paralel olarak, burjuva toplumsal yapısı bağlamında ulusal kültürlerin yaygınlaşıp ulusal seçkinlerin yetiştirilmesi, bilimsel bilginin piyasa koşullarının taleplerine uyarlanmasıyla sonuçlanmıştı. Sosyal bilimlerin felsefeden bağımsız olarak, önce kendi içlerinde ayrışıp, daha sonra sayısız alt bilim dallarına bölünmesi; sosyal bilimleri bir yandan devlete, diğer yandan pazara sımsıkı bağlamıştı.

Yirminci yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise bilimsel bilginin tasnifine yönelik olarak hayli tehlikeli ve tek-taraflı bir sürecin eşiğine gelinerek, mono-kültürel düşünce yapısı, Avrupa ve Amerika"da hakim entelektüel ideoloji ve kurumsal pratik haline dönüşüp, az-gelişmiş ülkelerde ciddi bir, “zihniyet daralması/ öz-kaynaklardan kopuş”a neden olmuştur. Günümüzde yaşanan küreselleşme ve “tek-kutuplu dünya” yapılanmasıyla, bilimsel bilginin üretim ve yeniden-üretim süreçleri, hızla çok-uluslu sermaye ve gelişmiş ülkelerin temel talepleri ya da piyasa şartlarının dayatmaları altında şekillenmektedir.

Öte yandan Batı sosyal bilimi karşısında Avrupa-merkezci olmayan araştırmaların yükselmesi de, geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde hız kazanan kültürel araştırma çalışmalarının başlamasıyla gündeme gelmiştir. Avrupa-merkezci olmayan bu araştırmaları yürüten düşünürlerin karşı çıktıkları asıl iddia, bilimin daha modern, daha Avrupalı ve daha eril olduğu savıdır. Bu makalede küresel anlamda olduğu gibi Türkiye"de de, piyasanın azami kar sağlamaya yönelik, hayli ideolojik koşullarıyla düşümdeşen bir “hizmet sektörüne” dönüşen sosyal bilimlerin yakın geleceği tartışılacaktır. Makalede, aynı zamanda, devletin sosyal bilimler üzerindeki iktidar mücadelesi de masaya yatırılacaktır.

Anahtar Kelimeler: Sosyal bilimler, mono- kültürel düşünce, piyasa ilişkileri, devlet, engel *****izmaları, bilimin metalaşması, toplum mühendisliği.

Giriş: Felsefe ile Bilimin Ayrışması
Görünen o ki, günümüzde pekçok kavrama yönelik olduğu gibi “Bilim, bilimsel tarafsızlık, objektif araştırma ölçütleri ve bilimin vizyonu/amaçları”na ilişkin de, kimi kuşkular yoğun bir biçimde seslendirilmeye başlandı. Bilimadamları ve temel bilim kurumlarının piyasa *****izmalarıyla iç içe geçmesi, araştırma projelerinin finansmanının giderek kamudan özel sektöre kayması, yüksek öğretimde karşılaşılan kaynak darboğazı ve bilginin serbest dolaşımı-aktarımı üzerindeki iktidar mücadelesi, sadece Türkiye tipi az gelişmiş ülkelerde değil, gelişmiş Batı devletlerinde de ciddi sıkıntıların baş göstermesine yol açıyor. Son yıllarda sıklıkla telaffuz edilmeye başlanan, “Bilimde kitlesel yararlılık ölçütü” tipi kuşkulu sloganlar, bilimsel faydacılığın toplumları birer “kitlesel tüketim aygıtı”na dönüştürdüğüne ve bu şekliyle bilimin sosyal-teknik bazda, “İnsani değer yitimi- yoksunlaşma” aracına dönüşüp dönüşmediğine dair kaygıları arttırıyor.

Aslına bakılırsa, “Aşırı ticarileşme, faydacıllaşma, piyasa ilişkilerine indirgeniş” bilimsel alanda gündeme gelen sorunların sadece bir yönünü oluşturuyor. Bilimde disiplinlerin kendi aralarında ayrışarak, sayısız alt bilim dalına bölünüp, adeta parçalanması, bilimsel bilginin tüm farklı yönleriyle ele alınıp, bütünlüklü biçimde irdelenmesini de önemli ölçüde engelliyor. Son yıllarda, bilimde parçalanıp, sayısız alt dala ayrışmaya öncülük etmiş gelişmiş Batı kültürlerinden yükselen, “Sosyal bilimleri açın, disiplinlerarası çalışmalara hız verip, temel disiplinler arasında yoğun iletişim sağlayın” çığlıkları, hem sosyal bilimlerde hem de genel anlamda tüm bilim alanlarında derlenip toparlanmanın zamanının geldiğini gün yüzüne çıkartıyor. Bu yazıda bilimsel bilginin yeniden üretimi sürecinde küresel çapta tartışılan objektif ve sübjektif sorunlara dikkat çekilerek, az gelişmiş bir ülke olan Türkiye"de yakın dönemde gözlemlenebilecek bazı gelişmelere parmak basılmaya çalışılacaktır.

Onyedinci ve onsekizinci yüzyıla dek, doğa bilimleri ile felsefe arasında fazla bir ayrım yapılmazken; deneysel çalışmaların biliminin merkezinde yer edinmeye başlamasıyla birlikte, felsefe, doğa bilimcilerinde olduğu gibi deneye tabi tutulamayan, totolojik önermeler geliştirmekle suçlanan teolojinin bir yan dalıymışçasına değerlendirilmeye başlandı. Ondokuzuncu yüzyıla doğru, bu ayrım felsefe ile doğa bilimlerinin ayrı ama eşit oldukları yönündeki eski anlamsallaştırmasını yitirdi (GULBENKIAN KOMİSYONU, 2005: 14). Doğa bilimlerinin, felsefeden daha bilimsel ve insan yaşamının yeniden üretilmesi açısından öneme haiz olduğuna dair, savın ağırlık kazanmasıyla yeni bir boyuta taşındı.

Felsefe ile bilimin sahte bir ayrımla birbirinden koparıldığını düşünen Özlem, bu dönemde bilimle felsefe arasında yaşanan ayrışmayı, temel sorunsalları ekseninde şu şekilde ele almaktadır:

“…onsekizinci yüzyılın ortalarına, hatta sonlarına kadar felsefe-bilim ayrımı yoktu. Yeniçağ, önce doğaya, sonra insana ve topluma hâkim olmak, doğayı insani yararlar adına sömürmek amacının en uygun gerçekleştirme aracı olarak, ‘yeni" sandığı bir kapsam ve içeriğe göre tanımladığı ‘bilim"i yine kendi ifadesiyle ‘felsefi spekülasyonun süprüntüleri"nden temizlemek ve ‘bilimlerin emansipasyonu" adı altında, bu ‘bilim(ler)i" felsefeden koparmak istedi. Böylece felsefeye karşı bağımsızlık savaşı veren bilimler, hele uygulamalı bilimler öne çıktılar; her yerde ve özellikle üniversitede hegemonya kurdular… Felsefe ve bilim, böylece pozitivist/pragmatist/teknisist bir paradigma altında birbirlerinden cebren koparıldılar (ÖZLEM, 2001: 62).”

Sosyal Bilimlere Çifte Kıskaç: Devlet- Piyasa *****izmaları
Felsefe ve bilim arasında başlayan ayrım, her iki alanın kendi içlerinde disiplinlere ayrılmasıyla daha da karmaşıklaştı ve her disiplin diğerinden keskin sınırlar ile ayrıldı. Medya Yeğenoğlu"na göre disipliner oluşumların beraberinde getirdiği sınırlar ise, uzmanlaşmaya ve sansüre dayanan iç gözlemi mümkün kılmış; uzmanlaşma ve işbölümü disiplinlerin; sınırlarının dışında saydıkları her iddiayı, ilgiyi, çalışma nesne ve yöntemini rahatça çalışma evrenlerinin dışına itebilmelerini mümkün kıldı (YEĞENOĞLU, 2001: 288).

Bilimde genel anlamda yaşanan kopuşlar kendini sosyal bilimler alanında da gösterdi. İnsanın toplum ile ilgili sorulara yanıt arama çabası, eski çağlardan bu yana devam etmekle birlikte, modern anlamda sosyal bilimlerin kuruluşu Aydınlanma düşüncesi, modernizm ve kapitalizmin gelişmesiyle gerçekleşebilmişti. 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar doğa bilimleri ile iç içe gelişen sosyal bilimler, bu dönemden sonra çok sayıda farklı disipline ayrılıp (AYDANOĞLU, 2000); yine aynı dönemde, pek çok sayıda disipliner ayrışmanın teklif edilmiş olmasına karşın; Birinci Dünya Savaşı yıllarında belirli birkaç isim etrafında (tarih, iktisat, sosyoloji, siyaset bilimi, antropoloji) uzlaşma sağlanmıştı. 1945 yılına gelindiğinde ise, sosyal bilimler, bir yandan insana dayalı olmayan sistemleri inceleyen doğa bilimlerinden, diğer yandan da uygar insan toplumlarının kültürel, zihinsel ve manevi üretimlerini inceleyen insanbilimlerinden kesin olarak ayrıldı (GULBENKIAN KOMİSYONU: 22-36). Sosyal bilim olarak kurumlaşan beş temel bilimin (tarih, iktisat, sosyoloji, siyaset bilimi, antropoloji) hepsi, Aydınlanmacı etkilerle, toplumun rasyonel yönden düzenlenmesi, ilerletilmesi, akılcı- faydacıl amaçlar etrafında örgütlenmiş toplum yapısına ulaşılması amaçları doğrultusunda “üzerlerine düşen görevleri” yerine getirmeye çalıştılar (ÖZLEM: 59).

Felsefe ve bilimin birbirinden ayrılması üniversiteleri, farklı disiplinler arasında gerilim ve çatışmanın var olduğu kurumlar haline getirdi. Yüksek öğretim kurumlarında yaşanan bir başka değişim ise, sanayi kapitalizminin gelişmesine paralel olarak, üniversitelerin burjuva toplumlarında milli kültürlerin yaygınlaşması ve ulusal seçkinlerin yetiştirilmesinin merkezlerine dönüşmesidir. Ulus-devletin kurumsallaşmasına olumlu etkiler sağlayan bu örgütlenmenin paralelinde hissedilen temel itki ise sosyal- doğal bilimler ayrışmasının biri devlete, diğeri pazara bağlantıyı sağlayan birer boyutunun oluşmasıdır (ÇİĞDEM, 2001: 263). Böylelikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bilimsel bilgi; hem ulus-devletin ayakta kalabilmesinin temel taşlarından birisi olarak, “ulus-devletin malı” haline geldi hem de kapitalist pazar ilişkilerinin tümleyeni sıfatını kazanıp, piyasa ilişkilerinin yeniden üretiminin, “yürütücüsü” işlevine soyundu.

Özellikle 1945 yılından sonra yaşanan gelişmeler, üniversitelerin devlet ve piyasa ilişkilerinden sağladığı destekle gelişmesine neden oldu. Bu gelişme beraberinde sosyal bilimlerinde yapısal ve örgütsel değişikliklerin gözlemlenmesiyle sonuçlandı. Gulbenkian Komisyonu Raporu, bu durumu şu şekilde ifade etmektedir:

“Üniversite sistemlerinin dünya genelinde kontrolsüz biçimde genişlemesinin çok özel bir örgütsel sonucu oldu. Özgünlüklerini ya da en azından sosyal yararlılıklarını kabul ettirmek için kendilerine yerleşecek güvenlikli bir kovuk arayan akademisyenler uzmanlaşmanın giderek artması yolunda yapısal bir baskı yarattılar. Bunun doğurduğu ilk sonuç, sosyal bilimcilerin komşu dallara sızmalarına yeşil ışık yakılmasıydı ki, bu süreçte sosyal bilimlerden her birinin özgül alanını kendine saklamak için geliştirdiği gerekçeler bir yana itildi. Ekonomik gelişme de gerekli kaynakları sağlayarak uzmanlaşmayı teşvik etti (GULBENKIAN KOMİSYONU: 38).” Ne var ki, üniversitelerin kaynak sıkıntısına düşerek, kendilerini piyasa ilişkilerinin girdabının içinde buluvermeleri, öyle birden bire olmadı. 19. yüzyılın sonundan başlayan ve yirminci yüzyıl boyunca adım adım gelişen kaynak sıkıntısı, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bilimsel araştırma ile kapitalist piyasa ilişkilerinin birbirine iyiden iyiye bağlanmasıyla sonuçlandı. 1971-1991 yılları arasında Harvard Üniversitesi Rektörlüğü görevini yürüten Derek Bok, “Piyasa Ortamında Üniversiteler” başlıklı çalışmasında, 20. yüzyılın başlarında harç ödeyen öğrencileri cezp etmek üzere, daha sert pazarlama tekniklerine başvuran yüksek öğretim kurumlarının, II. Dünya Savaşı sonrasında hükümetlerin yanısıra sırasıyla vakıfların, kimi zengin mezunlarının ve mezun derneklerinin kapısını çalmaya başladıklarını anımsatmaktadır. Bok, savaş boyunca çatısı altında yer aldıkları devletlerin savaş teknolojilerine destek sağlayan üniversitelerin, aynı çabayı soğuk savaş dönemi ve sonrasında da kararlılıkla sürdürdüklerini, şu şekilde açımlamaktadır:

“Bilimin savaşa katkıları nedeniyle, Washington"daki politikacılar hem doğal bilimlere hem de özellikle National Institute of Health"ın gelişimiyle beraber, tıpta ciddi yatırımlar yapmaya karar verdi. 1948"den 1968"e dek, temel bilimsel araştırmaya federal hükümetin katkıları, (bugünün parasıyla) 25 kat artarak yıllık 3 milyar dolara yaklaştı. Sonuçlar beklentileri çok aşmıştı. Akademideki bilim adamları hidrojen bombasının gelişimine, uzaya uydu yerleştirilmesine ve aya insan gönderilmesine katkıda bulundu. Elektrik mühendisliğindeki ilerlemeler, özellikle elektroniğin ve bilgisayar endüstrisinin gelişlimi, sivil yaşamda geniş uygulama alanları buldu. DNA"nın ve genleri ayrıştırma tekniklerinin keşfiyle tıpta yaşanan devrimde yeni bir biyoteknoloji endüstrisi hayat buldu” (BOK, 2007: 11)

Bilimi Kısıtlayan Unsurlar: Engel *****izmaları
Platon, klasik yapıtı Devlet"te, “Yasaklanmış bir soru var mı?” (PLATON, 2002: 337 B-C) sorusunu yöneltir. Eski çağlarda, hatta yakın döneme dek bu sorunun yanıtı, “Hayır”dı. Ne var ki günümüzde, Batı"da bu soruya, “Evet” deme eğiliminin bulunmadığını ya da bu eğilimin, bir araştırmanın ticari finansörlerinin katkısıyla giderek artış göstermediğini savunmak mümkün mü? Yüksek öğretimde yaşanan “işlev değişikliğini“algılayabilmek için Platon"a gitmeye de gerek yok. Bilimsel bilginin tarihi, insanın çevresine, kendisine, içinde yaşadığı evrene dair elde ettiği mantıklı verileri bir araya getirip, daha fazlasını öğrenebilmek amacıyla, bu verileri kullanarak yaşadığı ana ve geleceğine yönelik soru sormasına dek indirgenebilir. “Bilimsel merak”, eski çağlardan buyana; maddi değerle, pratik ihtiyaçlarla ölçülemeyecek kadar değerli ve insan usunu derinlemesine zorlayacak ölçüde zahmetli bir iş olarak değerlendirilirdi.

Antik Yunan"dan siyasal liberalizmin dünya dengelerine egemen olmaya başladığı döneme dek, bilimsel bilgiye ulaşma yolunda harcanan emekte, “hırs kavramı”nın ancak entelektüel- manevi bir değeri vardı. Oysa içinde yaşadığımız ve dünyanın hızla eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir “küresel pazara”“olumlu” özellik atfedilen temel değerlerinden birisi haline geldi. Piyasa şartlarıyla çalışan kurum ve kuruluşlarla eşgüdüm içinde faaliyet gösteren üniversite bağlantılı şirket ve “düşün kuruluşları (think-tank)” vasıtasıyla, her yıl milyarlarca dolar gelir elde eden Oxford Üniversitesi"nin yeni akademisyen tipiyle, bu üniversitenin öğretim elemanlarına asırlarca biçilen klasik tarifi karşılaştırmak yerinde olacaktır: “Saygıdeğer Oxford akademisyen tipiyse, Chauser"in kaleminden çıkan, yatağının başucunda en az yarım kitap bulunduran ve bundan başka dünya malına ihtiyaç duymayan ‘Yoksul Oxford Akademisyen Katibi"ydi. 14. yüzyıl Oxford"unda ‘spin-out" şirketler yoktu.” (EVANS, 2007: 10)

Merton"un hayli sıklıkla başvuran açıklamasına göre bilimin gerçekliğin peşinden gitmesini sağlayan ölçütler; “Çıkarcılıktan uzak durma, evrenselci ilkelerden ayrılmama, paylaşım ve toplumculuk”tur. Bu evrensel ölçütleri bilimin temelinde görmeyen kişilerin bilimi bir “meta” haline getirdiğini öne süren Merton, metalaşmış bilimin sömürüye, toplumdan ziyade kişisel çıkar dürtülerine alet olmaktan öte geçemeyeceğini anımsatıyordu. (MERTON, 1966: 606) Bilimin evrensel ölçütleri dışında kullanılması durumunda, insanlığın ortak hazinesi olan bilimsel bilginin, bilimadamlarınca bazen kurgusal bazen apaçık bir ihaleyle, piyasa ilişkilerinin acımasız ve sömürücü pazarına sunulacağını kaydeden Dorothy Nelkin de, bilimsel çalışmaların ödüllendirilmesi amacıyla dağıtılan kimi nitelikli ödüllerin bile, piyasaya yönelik kaygulardan kendisini sıyıramadığını vurguluyordu. Nelkin, yaşanan süreci, hem de kelimenin içerdiği en sert ve çıplak anlamıyla, “Bilimin satılması”, olarak nitelendirmekten geri kalmıyordu. (NELKİN, 1994: 1-78)

Bilimsel bilginin yeniden üretimi ve bilgi kanalları arasında akışın sağlanması yolunda bir diğer ciddi engelin, özellikle özel sektörce desteklenen araştırmalarda yaşandığı biliniyor. Kamunun destek sağladığı araştırmaların sonuçlarının akademik yayınlar aracılığıyla duyurulmasına; ulusal güvenlik, araştırma sonuçlarının tam ve mutlak olarak güvenilirliğinin sağlanıp test edilmesi ya da diğer bazı gizlilik esasları dışında engellenmezken, özel sektörün çıkarlarıyla düşümdeşen araştırmalarda, bilimsel kanallar arasında veri akışının, çalışmayı finanse eden şirketin insafına kalması sorun yaratıyor. Dünya ölçeğinde pekçok büyük ölçekli üniversite bile piyasa *****izmalarıyla masaya oturduklarında, yaptıkları araştırmalardan sağlanan verilerin makul bir süre içerisinde yayımlanabilmesini garantiye alacak şartları, kağıda dökmeyi hafifsedikleri gözleniyor. Bilimsel çalışmalarda bir araştırmanın verilerinin sadece araştırmayı yürüten şirket ve/veya akademik grubun değil, o sektörde çalışan ve araştırmalarını sürdüren pekçok bilimsel kuruluşun projesini etkilediği anımsandığında; belli araştırmaya para yatıran özel kuruluşun rakip firmalarda bilgi saklamasının gerekliliği anlaşılabilse/ makul karşılanabilse bile, bu sürenin daha işin başında taraflarca saptanıp, bilimsel veri akışının önünün kesilmemesinin engellenmesi de bilimsel amaçlardan biri olarak kabul edilmeli. Bilimsel platformlarda, makul veri gizliliği süresinin altı ayı aşmaması gerektiği dile getirilse de (BLUMENTHAL- CAMPBELL, 1996: 368-373), gerek doğa bilimlerinde gerekse sosyal bilimlerde sürdürülen kimi araştırmalarda, üniversitelerin, finansal destek sağladıkları kuruluşların dümen suyuna gitme eğilimi taşıdıkları, sadece az gelişmiş ülkelerde değil tüm dünyada sıklıkla tekrarlanan bir gerçek.

Bilginin Yeniden Üretiminde Değer Yitimi
Bunun yanısıra özel sektörce desteklenen bilimsel araştırmaların bilimsel değerlilikleri de tartışma konusu. Kamunun parasıyla yürütülen projeler, ilk etapta devlet bütçesinde giderler hanesinde birer uzun erimli, “çıktı” olarak yer alırken, piyasa değerlerinin her “çıktı”yı en kısa zamanda bir “girdi” ile geri dönüştürme aceleciliği bilimsel araştırma olgusuyla çelişiyor. Sosyal bilimlerde gelişmiş veya az gelişmiş ülke toplumlarına yönelik, hemen her yıl tekrarlanan ve ne araştırma ögeleri ne de elde edilen sonuçlar açısından, yekdiğerinden en ufak bir farklılık taşımayan ama sürekli bir gayretkeşlikle yürütülen çalışmalara takınılan, “iyi niyetli” yaklaşımın, daha uzum erimli araştırmalardan esirgendiği zaten bilinen bir gerçek. Aynı eğilimin sosyal bilimlerde olduğu gibi doğa bilimlerine de hakim olduğuna dikkati çeken Bok, konuyu aşağıdaki gibi özetlemektedir:

“Ticari değer taşıyan pek çok araştırma, bilimsel açıdan önemsizdir; yeni bir ilacın eskilerinden çok az daha iyi olduğunu göstermek uğruna harcanan büyük paraları bir düşünün. Tersten bakarsak, bilimdeki en önemli ilerlemeler genelde hiçbir şirketin finanse etmeyeceği sorularda yaşam bulur; cevaplar bizi genel doğa yasalarına götürür, oysa bunların şirketlerin gözünde bir getirisi yoktur” (BOK: 110).

Öte yandan diğer tüm bilimsel alanlarda olduğu gibi, sosyal bilimlerde de yeni eğitim tekniklerinin yürürlüğe girmesi, yüksek öğretimin amacının tartışılmaya açılmasına neden oldu. Bir önceki yüzyılın başında işletme fakültelerinin açılmasına bile kuşkuyla yaklaşılır ve işletmenin ne üniversite öğretiminden beklenecek yüksek hedefler, ne de yüksek öğretim almayı gerektirecek uzmanlaşmış bilgi birikimiyle uyuştuğu savunulurken (FLEXNER, 1930: 158-182), günümüzde sanal ağ üzerinden veya TV kanalları vasıtasıyla yürütülen eğitim programlarından medet umulması, “Üniversiteden beklenti bilginin yeniden üretimine katkıda bulunacak nitelikli, entelektüel kadroların mı yetiştirilmesi, yoksa bu kurumların klasik liselerin bir üst-kademesi gibi, standart- kitlesel bir eğitimin mi vermesi?” sorusunu gündeme getirdi. Hemen her yıl yaklaşık 75 milyon yeni “öğrenci adayı”nın, sanal ağ üzerinden eğitim sistemine katıldığı ve üniversitelerin sanal dolayımıyla sağladıkları maddi getirinin 40 milyar doları aşması, başta sosyal ve iktisadi bilimler alanında ikinci dal eğitimi görmek isteyen, “müşterilere” üniversite yönetimlerini daha duyarlı hale getirirken, yeni eğitim tekniğinin klasik üniversite eğitiminin yürütülmesini veya bilginin yeniden üretilmesini bin yıllardır sağlayan klasik yöntemlerin yerini tutup tutmayacağı şimdiye dek yeterince düşünülmedi. Üstelik yüksek öğretimin piyasa koşullarına uyma adına tekdüzeleştirilmesine göz yummak, “insani yoksunlaşma ve değer yitimi” ile birlikte, bilimsel bilginin üniversiteler uzamında inşa etmesi beklenen; içinde yaşadığı toplumun sorunlarının farkında, yarının bugünden daha iyi olması için kendisinin de elini taşın altına sokması gerektiğinin bilincinde, “ahlaklı yurttaşlar” yetiştirme edimini tehlikeye atmaktadır. Bilimsel bilginin yeniden üretilmesi hususunda içine girilen girdabın sonuçlarına dikkati çeken Evans, konuya ilişkin şu çıkarımlara varmaktadır:

“Yurttaşları yalnızca işe ve para kazanmaya hazırlamak, onlara sonuçta dışarıdaki bütün zenginliğin değerini düşürecek bir iç yoksulluğa mahkum etmek demektir. Son moda cep telefonuna sahip olmaktan başka uğraşacak ilginç bir şey bulamayan, söyleyecek sözü mesaj gönderirken bir metin yazmaya bile yetmeyecek kadar az olan genç kuşak, eğitim sisteminden iyi bir hizmet almıyor demektir. Hayatında saf bir ilginin sunduğu geniş bir olasılıklar yelpazesinden uzak tutuluyorlar. Reklamların basit yönlendirmelerine yanıt verme alışkanlığı içinde ister devletten ister yeni bir Hitler"den geliyor olsun, bir sonraki demagojiye karşı eleştirel bir tutum benimsemeye, tehlikeli derecede hazırlıksızdır.” (EVANS: 235)

Mono-Kültürel Yaklaşım ve Hakim Batı İdeolojisi
Yeniden kuramsal sorunsallara dönüldüğünde Ondokuzuncu yüzyıl sonunda sosyal bilimleri yapılandırmak üzere oluşturulan disiplin sistemi içinde bulunan üç değişik ayrım çizgilerinin her biri 1945 sonrası dünyada tartışma konusu olduğu kaydedilmelidir. Özellikle bölge araştırmalarının başlatılması, disiplinler arası işbirliğinin başlamasına sebep olurken; disiplinler arasındaki keskin çizgilerin ve ayrımların da yavaş yavaş ortadan kalkmasını sağlamıştır (GULBENKIAN KOMİSYONU: 39-40). Bölge araştırmalarının gerçekleştirilebilmesi için tüm sosyal bilimler ana ve yandallarının yanısıra doğa bilimlerinin de dikkate alınmasının gerekliliği, sözü edilen çizgilerin ortadan kalkmasında önemli bir etken işlevi görmüştür.

1Modern dünyayı inceleyen dallar (tarih ve üç nomotetik sosyal bilim) ile modern olmayan dünyayı inceleyen dallar (antropoloji ve Doğu Araştırmaları) ayrımı; modern dünyayı inceleyen dallar arasında geçmişi inceleyenlerle (tarih) bugünü inceleyenler (nomotetik sosyal bilimler) arasındaki ayrım; nomotetik sosyal bilimler arasında piyasayı (iktisat), devleti (siyaset bilimi) ve sivil toplumu (sosyoloji) inceleyenler arasındaki keskin ayrım.

Toplumsal gelişmeyle birlikte toplumun sürekli olarak farklılaşıp karmaşıklaşması, yeni sorun ve gereksinmelerin ortaya çıkması; disiplinlerarası çalışmaların yürütülmesinde ve farklı disiplerin birbirleriyle kaynaştırılmasında gözlenen yoğunlaşmayı tetikleyen başat unsur olmuştur (TEKELİ, 2001: 28) .Sosyal bilimler içinde başlayan bu yakınlaşma süreci, disiplinlerarası çalışmaların etkisiyle; siyaset sosyolojisi, iktisat sosyolojisi, spor sosyolojisi, ekonomik ve sosyal tarih gibi kimi alt- disiplinlerin doğmasına da öncülük etmiştir. Farklı alt- disiplinlerin gündeme gelmesine paralel olarak üniversitelerde de yeni program ve yeni bölümler açılarak, bilimsel bilginin yeniden üretimini sağlayan kanallar “sözde çeşitlendirilmiş- ayrıntılandırılmıştır.”

Yirminci yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise monokültürel- Avrupa/ABD merkezci düşünce, Avrupa ve Amerika"da hâkim entelektüel ideoloji ve kurumsal pratik haline gelmiştir (YEĞENOĞLU: 288). 1945-1970 döneminde Avrupa ve Kuzey Amerika"da hakim olan bu sosyal bilim düşüncesini,n Batı- dışı dünyada da egemen olduğunu vurgulayan Gulbenkian Komisyonu raporu, bu durumunun nedeni aşağıdaki gibi temellendirmektedir:

“Egemen ideolojiler kendilerini hem eyleme yön veren hem de evrensel denilen paradigmaları belirleyen aklın yansıması ve ürünü olarak tanımladıkları için, bu görüşleri reddetmek, ‘bilim"e karşı ‘macera"yı seçmek olarak nitelenmekte ve entelektüel ve manevi güvenlik yerine belirsizliği yeğlemek anl***** gelmekteydi. Bu dönemde Batı sosyal bilimi güçlü bir sosyal konumda olmayı sürdürüyor ve ekonomik avantajıyla zihinsel üstünlüğünü, kendi görüşlerini, örnek sosyal bilim olarak yaymakta kullanabiliyordu. Öte yandan Batı sosyal biliminin bu misyonu, dünyanın geri kalanındaki sosyal bilimciler için de çok çekiciydi, zira bu görüşleri ve uygulamaları benimsemekle onlar da evrensel bilim topluluğuna katılmış oluyorlardı (GULBENKIAN KOMİSYONU: 54).”

Tam anlamıyla tek yanlı ve kendi görüşünün mutlak üstünlüğünü savlayan bir Batı-merkezciliğinin sonucu olarak, Batı, diğer kültürleri kendi kültürüne göre sınıflandırıp, bilimsel yelpazenin aşağı basamaklarına yerleştirmiştir (ÖZLEM: 55). Batı"nın bilimi evrensel, diğerlerininki ise tikel olarak görüldüğü için, doğru olanın evrensel olan bilimi benimsemek olduğu görüşü hâkim kılınmıştır. Bu çerçevede, evrensel bilim topluluğuna katılmak, dünyanın geri kalanındaki sosyal bilimciler için Batı dünyasındaki görüş ve uygulamaları bire-bir benimsemekten ibaret bir noktaya indirgenmiştir.

Dünya sosyal bilim çevreleri ile ilişki ağları çeşitlenip, yoğunlaştıkça tek taraflı Batı aynası da kırılmıştır (ÖNCÜ, 2001: 50). Batı sosyal bilimi karşısında Avrupa-merkezci olmayan araştırmaların yükselmesi ise, esas olarak, bilginin üç büyük alana bölünmesine meydan okuma şeklinde gerçekleşen, kültürel araştırma çalışmalarının başlamasıyla ortaya çıkmıştır. Kendilerini Avrupa-merkezci bilimsel paradigmaya sıkıştırmak istemeyen araştırmacıların karşı çıktıkları asıl iddia, açıkça dillendirilmese de, bilimin daha modern, daha Avrupalı ve daha eril olduğu iddiasıdır. Bu iddialarla birlikte doğa bilimleri, sosyal bilimler ve insan bilimleri arasındaki bölünme- keskin ayrılıklar daha da kapanmaya başlamıştır (GULBENKIAN KOMİSYONU, 2005: 64-67).

Günümüze gelindiğinde ise, tüm bu yakınlaşama çabalarına karşılık, bilimin başlangıçta ayrıldığı üç daldan daha geniş bir ayrıma söz konusu olduğu görülmektedir. Yeni gelişen ve her biri bir disiplin olmuş dallar, üniversite kaynaklarından daha fazla pay almak, yeni kadroların tahsisinde doğrudan söz sahibi olmak istedikleri için var olan yerleşik disiplinlerin gücünü zayıflatmaktadırlar (GULBENKIAN KOMİSYONU: 69). Bu zayıflatma, kimi yan dalların dip-akıntılarına kendilerini kaptırmış bazı bilimadamlarınca, öylesine çarpık bir mantıkla sürdürülmektedir ki; bilim adeta kendi eliyle özünü kaybetmek, ana noktayı yitirmek pahasına ayrıntılandırılıp, paramparça edilebilmektedir. Evans, yaşanan süreç ve yitimini, “Güller solar, gülün hayali kalır. Bir düşüncenin önceliğinin, o düşüncenin gerçek hayattaki karışık örneğinden daha güçlü olduğu varsayımı, disiplinlerin yeni malzemeleri kabul ederek değişmelerini zorlaştırmıştır” şeklinde vurgulamaktadır (EVANS: 41). Özellikle sosyal bilimlerde yaşanan aşırı uzmanlaşma ve disiplinlere bölünme süreci, disiplinlerarası diyalogun kesilmesine ve akılcılık karşıtı bir postmodern kuşkuculuğun bilimsel dünyaya hâkim olmasına sebep olmaktadır (ÖZKAZANÇ, 2000). Postmodern kuşkuculuğun en sorunlu yanı ise postmodern düşüncenin sorunları ortaya koymadaki başarısını, mantıklı çözüm önerme aşamasında gösterememesi hatta böyle bir kaygı taşımamasından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda, sürekli bir alana ilişkin varolan sorunları dillendirdiği yapı-bozumcu söylemine karşı, kendisine yöneltilen eleştirileri, “Benim amacım zaten bu sorunlara cevap yetiştirmek değil” şeklinde geçiştiren veya kimi çok tekrarlanan önerileri ısrarla dillendirmekten öteye geçmeyen post-modern savunu, bir anlamda çağımızın, “Kynik felsefesi”ni temsil etmektedir.

Bunlara ek olarak, yaptığı işi sadece bir meslek ve disiplin sınırları içinde yorumlayıp değerlendiren bilim adamları, bilimin toplumsal işbölümündeki konumunu sağlamlaştırmaktan başka bir işlev yürütmemektedirler. Bu işbölümünün tersine çevrilemezliği, şüphesiz bu işbölümüne bağlı olarak gerçekleştirilen bilimsel üretimin, hem bilimin kendisini hem de bilim adamlığı kavrayışını köreltmektedir (ÇİĞDEM: 264). Ahmet İnam da bilim adamlarının köreldiğini ve sürekli kendi çıkarlarını düşünen insanlar haline geldiklerini ileri sürmektedir. İnam, üniversitelerin de, çalışmalarını piyasa ilişkilerinin talepleri doğrultusunda sürekli kar amacına odaklayan, pazarlama- satış planları yapan, kendini sürekli destekleyecek sermayedarını arayan, taleplere göre arzını gerçekleştirmeye çalışan ticari kurumlara dönüştüğünü belirtmektedir (İNAM, 1995: 10). Başka bir ifadeyle, günümüzde üniversiteler, Batı"da ve Türkiye"de, hizmet sektörü birer kolu haline dönüştürülmüştür.

Türkiye"de Sosyal Bilimlerin “Temel Yürütücüsü” Olarak Devlet
Bu bağlamda sosyal bilimlerin yakın geleceği irdelendiğinde, piyasa ilişkileri ve çeşitli egemen ideolojilerin saldırıları karşısında, Asteriks romanlarındaki Galya örneği gibi tek başına kafa tuttuğu söylenemeyecek olan Türkiye de, küresel çapta yaşanan sorunların tümünden, o veya bu şekilde ama ille de etkilenmektedir. Bilindiği gibi çoğu az gelişmiş ülkede sosyal bilimler, devletçi seçkinlerin eliyle ve toplumu yukarıdan aşağıya biçimlendirecek şekilde tanımlanıp örgütlenmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu"ndan beri aynı zamanda klasik anlamda birer devlet memuru hüviyeti taşıyan, kanatları altında bulundukları devletin sağladığı ayrıcalıklardan arınmayı düşünemeyecek ölçüde devlet- bağımlı ilişkiler üreten Türk aydını, durumunun olumsuz özelliklerinin faturasını ödeyecekti elbet. Geri kalmış Ortadoğu-müslüman hinterlandı uzamında çağdaş ölçütlere ilk ulaşma başarısı ve azmi göstermiş, hayli başarılı bir örnek teşkil etmesine karşın, ülkeyi bekleyen hızlı modernleşme- sanayileşme sorunu karşısında devlet- bağımlı yapısını kıramayan ve evrensel anlamda aydın bağımsızlığının temel göstergelerinden birisini oluşturan, “Kitle iletişim aracı (gazete)- gazeteci- gazete okuyucusu” (TÜRKÖNE, 1991: 45) üçgenine, 19. yüzyıl gibi geç bir tarihte ulaşan Türk aydını, yine paylaştığı hinterlanttaki diğer örneklerin önünde yürüse bile, gelişmiş dünyanın epey gerisinde kalmış olmanın sıkıntısını yüklenecekti.

Nitekim Sosyoloji bilimine üniversite kürsüsünde dünyada üçüncü olarak yer vermeyi uygun gören Türk toplumunda, kuramsal sosyolojiden çıkılıp, köy araştırmaları, toplumsal alan çalışmalarının yapılabilmesi için 20. yüzyılın neredeyse ikinci yarısına dek beklenmiş olması dikkat çekicidir. Yerli sosyolojinin mimarı Gökalp"in yanısıra, Mümtaz Turhan, Hilmi Ziya Ülken, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, İsmail Hakkı Baltacıoğlu gibi ünlü Türk düşünürlerinin de tipik, “devlet sosyal bilimcisi” olarak işlev görmeleri, Türkiye"de sosyal bilimlerin, “Birer devlet bilimi olup olmadıkları”na yönelik tartışmanın hep gündemde tutulmasına sebep olmuştur. (DURAL, 2005: 106-118) Sosyolojinin 1914 yılında üniversite kürsüsüne dahil edilmesine karşın, toplumsal felsefeciliğe duyulan ilgiyi azaltmayıp arttırması, ünlü düşünürlerin dışarıdan aldıkları yöntem ve teorileri ya Türkiye"ye uyarlayarak ya da aynen topluma yansıtma telaşları, sosyal bilimlerin birer devlet bilimi olarak gelişip serpildiğine ait kanıyı kuvvetlendirmektedir. Sorunu, siyaset sosyolojisini altbaşlıklara ayırdığı eserinin Türkiye"ye ilişkin bölümüne taşıyan Sarıbay"ın, vardığı sonuçlar, bu noktada ilgi çekici olacaktır:

“Özgül olarak politikaya dair incelemelerde de durum pek farklı değildir. ‘Türkiye"de politik düşünce ve politik yazıların inanılmayacak kadar gelişmiş bir tarihçeye sahip" olmasına hatta ‘Osmanlı İmparatorluğu sürecinde yazılmış en orijinallerinin politik alanda" bulunmasına karşın felsefi yaklaşımın bu incelemelerde de hakim olduğunu görüyoruz. Çünkü esas itibarıyla Osmanlılar"da politik düşünce politik gücün kullanılması ve otoritenin kabulü ile ilgili gerekçeler yaratma sorunu ile ilgili olmuştur ki, bunun özünde yatan yaklaşım politik felsefeciliktir. Gerek İttihat ve Terakki döneminde, gerek Milli Mücadele ve Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında "Politik ilimlere konu olacak bir çok malzeme ortaya çıkmakla beraber, politik ilimlerin ilim olarak gelişmesinde büyük başarı sağlanamamasının" bizce en önemli sebebi, söz konusu yaklaşımın hakimiyetinin kırılamamış olmasıdır” (SARIBAY, 2000: 56-57).

Bir anlamda dönem aydınlarının çöken bir İmparatorluktan yeni Cumhuriyet"e geçiş döneminde devlet- bağımlısı tutumdan medet ummaları zorunluluk gereğiydi. Toplumu dönüştürecek bir dip-dalga veya sınıfsal destek arayışına girme imkanına sahip olmayan dönemin Türk aydını, kendisine yardım edecek veya projelerine destek sağlayacak yegane siyasal aktör olarak, devletin kanatları altına yerleşmek zorunda kalmıştı. Buradaki sorun Cumhuriyet"in kuruluşundan uzun yıllar sonra, ülkede sınıfsal yapılaşma ve siyasal kanaat belirleniminin tamamlanmasına rağmen bir grup aydının devlet güdümlü, “toplum mühendisliği” fikrinden hala vazgeçememiş olmasıdır.

Sonuç: Bilimsel Bilgi Üzerinden İktidar Mücadelesi
Devletin bilimsel bilginin yeniden üretimi sürecinde sosyal bilimler üzerinde mutlak hakimiyetini sürdürme tutkusuna rağmen, Türkiye"de yaşanan temel sorunsal buna karşı çıkan ve rakiplerini “devlet güdümlü” olmakla suçlayan aydın kesiminin de, mücadelesini bilimsel verileri kontrol edip, üzerinde iktidar kurma şeklinde temellendirmesidir. Dolayısıyla böyle bir çatışkıda, sözde daha toplumsal ve bağımsız bilgi üretme iddiasında olan kesimin asıl amacı, tutarlılığı oldukça şüpheli ve eleştirellik sınırlarını zorlayan bir devlet karşıtlığı ve “mutlak iktidar hevesperverliği” şeklinde biçimlenmektedir. Sonuç itibarıyla, Türkiye"de sosyal bilimler, tıpkı pekçok diğer az gelişmiş ülke örneğinde olduğu gibi, devleti mutlak kuşatıp ele geçirmek ve kendi “toplum mühendisliği” projesini dayatmak isteyenlerle, halihazırda yürütülen projeyi savunanlar arasında bir kördöğüşünü andırmaktadır. Bu tip bir mücadelenin Merton"un bilimin ölçütü olarak sıraladığı, “Çıkarcılıktan uzak durma, evrenselci ilkelerden ayrılmama, paylaşım ve toplumculuk” özellikleriyle bağdaşmadığı ortadadır.

Aslına bakılırsa, sözü edilen mücadele salt ülke sınırlarını ilgilendiren bir sürtüşmeden ibaret olsa, bir noktaya dek hoş görülebilirdi. Oysa Türkiye"de, özellikle de sosyal bilimler alanında, en ufak bir bilimsel veri yoktur ki, üzerinde birbirini tamamen dıştalayan üç-dört görüş ortaya atılmamış olsun. Özellikle siyaset bilimi, sosyoloji ve tarih alanlarında, Türkiye"nin son yıllarda uluslararası sahada hemen hiçbir konuda, en haklı olduğu tezlerini bile savunamaz hale gelmesinin altında da, bu öge yatmaktadır, hiç kuşkusuz. Zira uluslararası tartışma platformlarında Ermeni sorunu, terör, Kemalizm"in sıradan bir “Ön-Asya diktatörlük modeli” oluşturmadığı, Kemalist dünya görüşünün Ortadoğu coğrafyasının en geçerli barış ve refah programını oluşturduğuna dair konularda bile yine içeriden üretilen karşıt-fikirlerce kolaylıkla önü kesilen Türkiye"de, hızla çözümlenmesi gereken sorun, bilimsel bilginin yeniden üretimi vasıtasıyla siyasal iktidar mücadelesi sürdürmekten vazgeçilip, bilimin temel ölçütlerine geri dönülmesidir.

Türkiye"de bilimsel bilgi gelişmiş Batı ülkelerinde olduğu gibi salt piyasa koşullarının tehdidi altında bulunmadığından, makalenin içe-dönük kısmında genelde devlet ve iktidar mücadelesi olguları üzerinde duruldu. Ancak burada eklenmesi gereken nokta, yerli piyasanın ve onu kontrolü altında tutan yerli-yabancı sermayenin de, bilimsel bilginin iktidar mücadelesinde kullanılmasına, “devletin etkisizleştirilmesi” adına destek olması oluşturuyor. Mevcut ortam altında her görüşün anında karşıtı üretme konusunda uzman olan devlet- bağımlısı aydınlar devletin, devlet- heveslisi kesim ise özel sektörün de destek verdiği vakıfların kaynaklarını kullanarak, ciddi bir “sosyal bilimler kakafonisi” yaratıyorlar.

Örneğin, Tarih bilimini ele alındığında son yıllarda ülkemizde gelişen “Gayrı-resmi tarih” akımı mutlak irdelenmelidir. En büyük mahareti, kendisi de hayli sorunlu olan “resmi tarih”te ne yazıyorsa tersini kurgulamak olan gayrı-resmi tarih akımı, ne yazık ki, Türkiye"de resmi tarihin sorgulanmasından ziyade, ülkedeki resmi tarih ve ideoloji muhaliflerinin diline slogan üretmekten öteye geçemedi. Bunun sonucu ise Türkiye"de resmi tarihi bilmeden, neye karşı çıktığı hakkında en ufak bir kanaati olmadan gayri- resmi tarih uzmanı kesilen bir kitlenin oluşmasıydı. Oysa statükoyu korumak için nasıl mevcut durumu bilmek gerekliyse, varolana karşı çıkmak için de onun temel savlarını öğrenmek gereklidir.

Bu bağlamda piyasa ilişkileri ve bilimsel bilginin yeniden üretimi hususuna geri dönüldüğünde, gelişmiş dünyada piyasa koşullarının bilim üzerinde yarattığı tüm olumlu- olumsuz koşulların, az gelişmiş ülkeler arasından sıyrılmaya çabalayan Türkiye için de geçerli olduğunu söylemek şarttır. Üstelik bilginin aktarımı ve kullanılması noktasında zaten doymuş gelişmiş dünya pazarlarından sonra küreselleşen piyasa *****izmaları ve şirketlerin, gözlerini az gelişmiş ülkelere dikecekleri, “Bu girişimler başta ABD piyasasını hedef aldıklarını, ama artık hizmetlerini içeren büyük Pazar potansiyelinin Asya ve Güney Amerika"da olduğunu belirtiyor”[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]sözlerinden de anlaşılmakta. Doğallayın dışarıdan gelen her bilgiyi, “tartışılamaz mutlak hakikat” gibi algılama eğiliminde olan diğer az gelişmiş ülke toplumlarının genel tutumunu sergileyen Türk toplumunda, sosyal bilimlerde bilimsel verileri yorumlayıp bilgiyi yeniden ve yeniden üretme konumunda olan aydınların- akademisyenlerin, Merton"un sıraladığı ölçütleri akıllarından çıkarmamaları gerekiyor. Aksi takdirde tüm siyasal ve ekonomik tarafların elbirliğiyle “kirletecekleri” bir sosyal bilimler platformunda, kulaktan duyma bilgilerle çok çabuk etkilenip- mobilize olan Türk toplumu, hem kendisini sömürmeye hazır piyasanın küresel aktörleri hem de iktidar heveslisi siyasal kadroların elinde sürüklenmeye devam edecek.
__________________
Bilgi ve paylasimin guclu adresi.
SiNaNaY isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Üye teşekkür etti SiNaNaY bu mesaja:
sedasız (11-27-2009)
Yeni Konu aç Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Islamda annenin yeri NeHiR Din Bilgisi Ve islam Kültürü 0 09-12-2009 09:26 PM
Dua yeri ve zamani.. Melankoli Din Bilgisi Ve islam Kültürü 0 08-28-2009 10:37 AM
Plajlar tatil yeri mi, gösteriş yeri mi? kelebek Mayo ve Bikini 0 08-10-2009 09:31 AM
Vücudun en yararsız 10 yeri kelebek Sağlık Haber 1 02-20-2009 11:07 PM
Atatürk'ün sosyal bilimlerin gelişmesine yönelik yaptığı çalışmalar BuLuT Sosyal Bilgiler 0 10-07-2008 08:14 PM


New To Site? Need Help?

Tüm Zamanlar GMT Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 10:42 PM.


Site Ekle Web Hosting Sevgili Ara