Psikiyatrik Sözlük - Tanım ve Terimler - Sayfa 2 - ForumSitem.Net

TIP Temel Tıp Bilimleri dersleri ile Temel Tıp dersleri


Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 06-10-2009, 10:26 AM   #11 (permalink)
Yol Arkadasim
almira - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 10.461
Tecrübe Puanı: 1000
Rep Puanı : 22094
Rep Derecesi : almira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond repute
Standart

I-İ

İllüzyonlar

illüzyon, bir stimulusun yanlış yorumlandığı bir algı yanılmasıdır. Algı yetersizliği durumlarında (örneğin, karanlıkta bir ağacın hayvana benzetilmesi), ya da duyusal yanılgı yaratmak için tasarlanan durumlarda (örneğin, optik ve teatral illüzyonlar) belirebilir. Ruhsal bir durum ya da bir beklem (örneğin, korku ya da umut) illüzyon oluşturabilir ve akıl hastalığında sık sık delüzyonlarla birlikte görülebilir.

İminodibenzil Türevleri

Iminodibenzil bileşikleri trisiklik anti-depresanlardır. Imipramin, bu grubun prototipidir. Sedatif özelliği nispeten hafiftir ve trisiklik antidepresan bileşiklerinin genel özelliklerini taşır. Imipramin ile bu bileşikten türeyen desipramin arasında yakın ilişki vardır. Desipramin, bu ana bileşikten biraz daha çabuk etkinlik gösterir ve etkileri aynı olmakla birlikte yan etki insidansı daha düşüktür. Bu grubun üçüncü bileşiği olan trimipra-min, gösterdiği sedatif etki nedeniyle öbür bileşiklerden ayrılır. Yaşlı hastalar trisiklik bileşiklere daha çok duyarlık gösterdiklerinden, bu hastaların tedavisinde çok kere bu b leşikler düşük dozlarda uygulanır..Bu seriye son zamanlarda eklenen başka bir bileşik de klomipramindir.
Bu bileşik grubunun yol açtığı yan etkiler ağız kuruması, uyum güçlükleri, miktürisyon bozuklukları ve hipotansiyondur. Bunlar karaciğer bozukluğu, dolaşım ye tersizliği, idrar retansiyonu ve glokom vakalarında kontrendikedir ve monoamino oksidaz medikasypnu sırasında ya da sonrasındaki 14 gün içinde son derece dikkatli uygulanmalıdır.

Impotentia Ejaculandi

Cinsel temas sırasında ejakülasyonun gerçekleşememesi ya da orgazma varılmaması (impotentia ejaculandi), erken ejakülasyondan çok daha ender görülür, ama kısırlığa yol açacak derecede ciddî olabilir. Diabetik nöropati yahut tabes dorsalisden mustarip hastalarda Veya lomber sempatektomiden sonra, ya da hipo tansif ilaçların, bazı fenotiazinlerin ve trisiklik antidepresanların bir komplikas-yonu olarak, sempatik sinirsel iletinin müdahaleye uğramasından ileri gelebilir. Parkinsonizmde erken bir semptom olarak belirebilir. Total orgazmik inhibisyona yol açan latent homoseksüalite ve bastırılmış bir heteroseksüel orgazm korkusu, psikojenik nedenler arasındadır; idi-opatik vakalar da görülebilir.

Impuls

En genel anlamında, önceden düşünmeden ya da karar vermeden ve dolayısıyla birdenbire ve genellikle içgüdüsel kaynaklardan doğan bir eylemde bulunma eğilimidir. Freud bu terimi özellikle «id» . tarafından yöneltilen eylem eğilimleriyle ilgili olarak kullanmıştır. Impülsif davranış, emosyonel uyarımla ilgilidir ve «impulsif» olarak tanımlanan bireyler, emosyonel denge kararsızlığı gösterirler. Emosyonel tatmini erteleyemeyen bu tipler aşırı durumlarda psikopatik kişiliği yansıtırlar ve cinayete başvurabilirler. Obsessif-kompülsif nörotiklerde, kompülsiyonlarını gerçekleştirme impulsları güçlüdür, ama bu impulslar ahlakdışı, asosyal ya da kriminal nitelikte olduğu zaman aynı derecede güçlü bir direnç de gösterirler.

Inhibisyon

içgüdüsel dürtülerin bilinçsiz kısıtlamalarıyla düşüncelerin, duyguların, ya da ey lemlerin sınırlanması. Bu, «id»in içgüdüsel dürtülerine karşı «süperego» nun sınırlamaları ve dış gerçekliğin talepleri sonucu ortaya çıkar. Bu kavrama göre, yasak arzunun sembolik olarak bile bilinene varma sonucunda anksiete duyulabilir. Özellikle, bazı psikoso-matik hastalıklardan (örneğin, bronşiyal astım ve kolinerjik ürtikerden) mustarip kimselerde, öfke gibi birtakım duyguların inhibe olduğu sık görülür.

Insomnia

İnsomnia, daha önce yerleşmiş kişisel alışkanlığa göre, uykuya dalamama, ya da uykuyu sürdürememe şikâyetidir. Uyku ihtiyacı, bireylere göre değişir. Anksiyöz hastalar, gevşemeye çalıştıkları zaman bütün sorunlarının akıllarına üşüştüğünden uyuyamadıklarından şikâyet ederler. Depressif hastalar, erken saatlerde suçluluk düşünceleriyle uyanırlar.
insomnia şikâyeti, bir semptom olarak görülmeli ve tedavi mümkün olduğu kadar etkene yöneltilmelidir. Gece uyanma, tirotoksikoz, noktüri, vs. gibi fizik etkenlerin yokluğunda, insomnia hekim için emosyonel bir bozukluk ihtimaline işaret eder.
Semptomatik olarak, bazan hastaya gündüzleri yaptığı fizik eksersizleri arttırması, ama yatmadan önce zihinsel ve fizik bakımdan gevşemesi öğütlenerek yardım edilebilir. Bir hipnotik gerektiği takdirde, benzodiazepinler barbitüradara tercih edilmelidir. Hipnotik medikasyonu yavaş yavaş kesilmelidir, aksi takdirde sık ilk anksiyöz rüyalarla veya kâbuslarla birlikte görülebilen ve haftalarca sürebilen REM uykusu artışı, hastanın ömrü boyunca hipnotik uygulaması gerektiği düşüncesini uyandırabilir.

Insülinoma

Langerhans adacıklarındaki beta hücrelerinin insülin salgılayan tümörleri, vakaların % 90'ında selim adenomalardır. Semptomlar hipoglisemiyi andırır ve glükoz uygulanması üzerine azalır. üipoglisemik nöbetler en çok kahvaltıdan ince, aç durumda ve eksersizden sonra görülür.
Tekrarlayan bilinç kaybı nöbetleri, spottan iyileşme, epilepsi mevcut olmaması ve daha düşük hipoglisemi dereceleri, olağandışı davranış gibi semptomların oluşturduğu bir tabloya yanlış olarak histeri teşhisi koyulabilir, çünkü muayene nöroojik belirtileri ortaya çıkarmaz ve bazan istirahat durumundaki kan şekeri normal sınırlar içinde düşük seviyeyi gösterir. Aç durumda, intravenöz tolbutanide son olarak insülin analizi, doğru teşhis sağlar. Anjiografi, ufak bir tümör oranı şösterir, ama mültipl tümörlerde yararlılır. Tedavisi, cerrahî eksizyondur.

Intıhar

Bütün intihar vakalarının dörtte birinde depresyon, yahut alkolizm, ya da her ikisiyle birden kombine bir tip kişilik bozukluğu mevcuttur. Yüzde 10'un altında ufak bir grup psikiyatrik bakımdan normaldir; yani, hiçbirinin anamnezinde psikiyatrik hastalık yoktur ve intihar olayına kadar dostlarıyla yakınlarına normal görünürler. Yaşlılardaki intihar vakalarında fizik hastalık mevcuttur -özellikle kanser (ve kanser korkusu) ile Parkinsonizm.
Bu olgular, kişiyi intihara götüren nedenlere ve akıl durumlarına ışık tutmaktadır.
Depresyon ile buna eşlik eden pessimizm, suçluluk ve umutsuzluk duyguları mutlaka çok önemlidir, ama yararsızlık, istenilmeme ve insanın hayatı, uğrunda yaşanılmaya değer bulacağı bir kimsenin olmaması çok önemlidir. Yaşlılar ve yalnız yaşayanlardaki yüksek intihar oranında ve genç evli kadınlardaki, yüksek depresyon insidansma rağmen düşük olan intihar oranında muhtemelen bu nitelikteki düşünceler rol oynamaktadır. intiharın önlenmesi, intihar riskinin kesin olarak belirlenmesine dayanır. Bütün depresyon hastalarında intihar riski vardır ve bu nedenle depressiflere (ve alkoliklere) hayatı yaşamaya değer bulup bulmadıkları yahut akıllarından intihar düşüncesini geçirip geçirmedikleri sorulmalıdır. Hastanın klinik tedaviye alınıp alınmayacağının belirlenmesinde, intihar riskinin hekim tarafından değerlendirilmesi çok kere en önemli faktördür ve bunu hastanın yaşı, cinsiyeti, yalnız yaşaması ve içki kullanması kadar hastalığın şiddeti de etkiler.
Meslekdışı gruplarda yaygın olan, intihardan söz edenlerin intihar etmeyecekleri inancı yanlıştır. Nitekim, intihar edenlerin % 70 "i önceden birkaç kişiye intihar etmeyi düşündüklerini ve % 40'ı intihara karar verdiklerini söylerler. Oysa, ne yazık ki, bu imalar yahut tehditler, acı son gelip çattığı zaman çok kere ya önemsenmemiştir, ya da bıkkınlık uyandıracak, hattâ sinirlendirecek kadar uzun sürmüştür. Şimdiye kadar intiharı önleme tedbirleri belirgin bir etkinlik göstermemiştir. Ne ECT, ne de antidepressif ilaç tedavisi, bu ilaçların depresyon tedavisinde gösterdiği etkinliğe rağmen, intihar oranında anlamlı bir düşme sağlamamıştır. Nitekim, geçirdikleri şiddetli depresyon nedeniyle intihar niyetlerini gerçekleştiremeyen bazı hastalar, iyileşme döneminde intihar etmektedirler. Ne ilaçların. ne de ECT'nin depresyonun nüksetmesini önlememesi belki de çok daha önemli bir husustur; hastanın semptomları gerçekten giderilir, ama bir iki yıl sonra nükseder ve çok kere tıbbî tedaviye alınmadan önce hasta intihar eder. Oysa, intihar edenlerin % 50'sinin, intihar ettikleri sırada, ya da yakın bir tarihte bir hekim, çok kere bir psikiyatrist tarafından tedavi görmüş olmaları da bir gerçektir. İntiharların yüksek bir oranının impülsif olması bir sorundur. Hasta depressif olabilir ve aylardır arasıra intiharı düşünebilir, ama aslında ufak tefek bir olay onu intihara iten son damla olabilir.

Intihar Girişimi

Kişinin ya aşırı ilaç yutarak, yahut başka bir yoldan bile bile hayatını tehlikeye soktuktan sonra yaşamasını gene sürdürdüğü durumlar intihar girişimi, başarısız intihar girişimi, intihar hareketi veya kendini zehirleme olarak tanımlanır. Bu terimler doğru olmayabilecek anlamları kapsadıkları için tatmin edici değildirler, fakat «intihar girişimi» terimi yaygın olarak, kullanılmaktadır. Bu fenomene son yirmi beş yıl içinde öyle çok raslanmaktadır ki, intihar girişimi artık birçok genel hastahanede âcil hasta kabulünün önemli tek nedeni haline gelmiştir. 1960-61 yılları arasında Sheffield'de yürütülen bir araştırmada intihar girişiminin, nüfusun % 0.1 i oranında olduğu ortaya çıkmıştır; bu yaklaşık olarak intihar oranının on katıdır.
İntihar girişiminde bulunan kişiler ile intihar girişimini «başaran» yahut «tamamlayan» kişilerde görülen demografik ve psikiyatrik karakteristikler farklıdır. Kadınlarda intihar girişimi, erkeklere kiyasla iki kat daha fazla görülür ve ileri yaşlarda fazla olacağı yerde azdır. Aslında, intihara kalkışanların çoğunluğu 15-35 yaşları arasındaki kadınlardır. Kırsal alanlara kıyasla kentsel alanlarda bu oran daha yüksektir. En yüksek oranlara ise, yoksulluğun, kötü konut koşullarının ve suç işlemenin hüküm sürdüğü kesimlerde raslanır.
Başarılı ve başarısız intihar girişimleri, kullanılan yöntemler bakımından da farklıdır. Başarısız girişimlerde aşırı aspirin dozu veya çeşitli trankilizanlarla an-tidepresanlar daha belirgindir; kömür gazı gibi öldürücü gazlar ise daha az yer tutar. Tabanca ve çakılar kullanılmaktan ziyade gösteriye yarar ve sık raslanan yaralar yalnızca bilekte birçok yüzeysel çiziklerdir. Gerçekten de, ölüm tehlikesi çoğu zaman çok azdır, çünkü ya kullanılan ilaç zararsız veya ufak dozdadır, yahut süje olaydan hemen sonra bulunur veya ne yaptığını hemen başkalarına söyler. intihar girişimleri ile başarılı intiharlar arasında psikiyatrik karakteristikler bakımından da farklar vardır. İntihar girişimlerinde depressif hastalıklara ve alkolizme nispeten az raslanır. Depresyon tipi psikotik olmaktan ziyade nörotiktir ve çoğu zaman oldukça hafif bir depresyon sözkonusudur. Çeşitli kişilik bozuklukları, «başarılı» intiharlara kıyasla, özellikle tekrar tekrar intihara girişimlerde daha çok görülür. Bu arada, muhtemelen % 20'sinde önemli hiçbir psikiyatrik anormallik yoktur.
Bu gerçekler, intihar girişimi ile intiharın farklı fenomenler olduğunu ve intihar girişimine yalnızca intiharın basit bir biçimi olarak bakmanın imkansız olduğunu yeterince ispatlamaktadır. Gene de, ikisi arasında kesin bir ayrım yapmak hem doğru olmaz, hem de tehlikelidir. Bir kere, hastanın hayatını ne dereceye kadar tehlikeye soktuğu hususu, hastanın niyetlerini tam olarak göstermez. 10 tane ben-zodiazepin kapsülü yutan birisi, öldürücü bir doz aldığını sanabilir. Bunun tersi örneklere de çok rastlanır. Ayrıca hastanın intihar girişiminden sonra başkaları tarafından görülme veya görülmeme niyeti, dolayısıyla kurtarılması ihtimali, birçok raslantılar sonucu gerçekleşebilir veya gerçekleşmeyebilir. Daha da önemlisi, hem intihar girişiminde, hem de intiharda hastanın intihar nedenleri karışıktır.
En çok rastlanan intihar nedenleri şunlardır:
1. Ölme arzusu.
2. Kişinin dayanılmaz bir acı içinde olduğunu başkalarına gösterme arzusu.
3. Belli bir kimseyi, çoğu zaman bir akraba veya sevgiliyi, etkileme arzusu. Bu, onları daha düşünceli davranmaya zorlamak veya onlarda suçluluk duygusu uyandırarak cezalandırmak için olabilir.
4. Bir kumar niyeti-sonucunda ölüm veya gene yaşama ihtimalini kabullenerek bile bile canına kıymak.
Bu nedenlerden birincisi, intihar vakalarında ve hayatlarını gerçekten tehlikeye sokanlarda çok rol oynar. İkincisi veya üçüncüsü ise intihar girişiminde bulunanlarda çok görülür. İntihar girişimlerinin rasyonel bir biçimde ele alınması, herbir olaydaki dominan nedenleri saptamakla mümkündür. Bu, ilaçları niçin yuttuklarını hastalara sorarak sağlanamaz. Gerçek nedenleri saklama eğilimlerinin yanısıra, özellikle anî bir his sonucunda intihara girişenler, aslında bu nedenleri gerçekten bilmekler. Fakat mümkünse, olaydan hemen sonra yapılacak dikkatli bir soruşturma, durumu yeterince aydınlatacaktır. En önemli noktalar arasında, hastanın bulduğu tabletlerin hepsini yutup yutmadığı, kimseye haber verip vermediği, olayın doktora nasıl ulaştığı, kimlerle kavga ettiği, depresyon geçirip geçirmediği ve bu girişimden muhtemelen kimin etkilendiğidir. Karakteristik olarak yalnız ve dostsuz olan intihar etmiş kişinin tersine, intihar girişiminde bulunanlar başkalarıyla kurdukları hayalkırıklığı yaratan ilişkilerin içinde tutsaklaşmışlardır; meselâ sevgilisi tarafından terkedilen bir delikanlı, rutubetli bir bodrumda dört çocuğu büyütmek için uğraşan, kocası alkolik bir kadın, vs. Bu gibi kişilerin başlıca nedenleri çoğu zaman yukarıda sayılan ikinci ve üçüncü çeşit nedenlerdir ve bu açıdan bakılınca bu kişilerin intihar girişimleri, çoğu zaman «başarılıdır».Zira ya delikanlının sevgilisi suçluluk duyarak dönmeye söz verir, yahut kabahatli koca birkaç hafta ev işlerine yardım eder ve bu arada konut sorunu çözümlenme yoluna girer. Bazı durumlarda intihar girişimlerinde açıkça şantaj sözkonusudur ve elbette ki meseleye bu açıdan bakanlar suçluluk duymaktan ziyade öfkelenirler. intihar girişimleri bu bakımlardan çoğunlukla «başarılı» olduğu için, önlenmeleri zordur. Hattâ intihar girişiminde bulunanların hepsinin düzenli bir biçimde bir psikiyatrist tarafından kontrol edildikleri kentsel alanlarda bile, mevcut geniş psikiyatrik ve sosyal kolaylıklara rağmen, intihara girişme oranında hiçbir azalma görülmemektedir. Gene de, intihara girişen her kişinin bir psikiyatrist tarafından muayene edilmesi uygun bir kuraldır, çünkü bunların birçoğunda tedavi edilebilecek bir depresyon mevcuttur veya içinde bulundukları sosyal sorunların çaresi vardır. Bazı görevliler, şımarıkça hareketler saydıkları bu durumlarla uğraşmaya kızarlar ve ilerde bu gibi vakaları önleme umuduyla daha az anlayış göstermeye taraftardırlar.
Bu mutsuz insanlardan en az % 10'unun sonunda kendilerini gerçekten öldürdükleri unutulmamalıdır. Bununla birlikte, aşırı dozda ilaç alınmasını önleyebilecek birtakım önlemler düşünülebilir. Hipnotik ve trankilizan reçetelerini daha dikkatle vermek ve kullanılmayan ilaçların mutlaka atılması için ısrar etmek, en belli başlı bir önlemdir. Başka bir önlem ise halka satılan aspirin ve benzeri analjeziklerin tek tabletler halinde ambalajlanmasını sağlamaktır; çünkü intihar girişimlerinin birçoğu anî bir his sonucudur ve yeterli miktarda tabletin ambalajı çıkarılıncaya kadar bu his geçebilir.

Irkilme Reaksiyonu

Gürültüye ya da anî harekete mâruz bebeklerde, irkilme reaksiyonu bacaklarda ve gövdede ekstansi-yon biçiminde olur; anı gürültüye mâruz normal yetişkinlerde ise, irkilme reaksiyonunun, karakteristikleri pupilla dilatasyonu, omurga ekstansiyonu, avuçlarda terleme ve nabız hızında artmadır: Paradoksal olarak, anksiete nevrozlu hastalar daha az tepki gösterirler, çünkü fizyolojik bakımdan zaten «dolu» durumdadırlar.

Irza Geçme

Bir kadınla, istemediği halde, zor, yalan yahut tehdit kullanarak cinsel temasta bulunmak suçtur. Irza geçme birçok durumda gerçekleşebilir-örneğin, aşırı alkol kullanımından sonra, yahut gençlerden oluşan bir grubun bir danstan dönerken bir kızı kaçırarak ırzına geçmeleri. Kadınlara karşı yoğun düşmanlık ya da kin duyan, kurbanına pusu kuran ve ırzına geçmeden önce fizik saldırıda bulunan erkek tehlikelidir. Suçlu, tutuklanıncaya kadar bu suçu tekrarlar ve belli bir semte dehşet salar. Bu tip sapıklar, sadizme yakın şiddet eylemlerinde bulunan, soğukkanlı ve acımasız kişiler olarak özellikle tehlikelidirler. Çok kere erkeği baştan çıkardığı gerekçesiyle suç kadına yüklenir; ancak bazen olduğu gibi, cinsel aktivite sırasında birdenbire korkarak paniğe kapılan kızlar varsa da, bu durum zorla cinsel temas için bir mazeret değildir. Tedavi tavsiye edilmez ve hekim ırza geçmenin psikiyatrik yönleriyle ilgilenirken tedbirli davranmalıdır.

Iştah

Fizyolojik, biokimyasal ve endokrinolojik tezahürleri bilinen açlık duygusundan ayrı olarak iştah, yemekten alınan psikolojik zevkin değerlendirilmesini de kapsar. Birçok psikiyatrik hastalıkta, özellikle af-fektif bozukluklarda, iştah da bozulur. İştahta değişim çok kere azalma, hafif ve şiddetli depresyonda mutlaka görülür. Marasmus nervosus'da iştah azalması, çocuklarda bile son derece zayıflamaya yol açabilir. Anoreksia nervosa'nın seyri sırasında iştah az, normal, hattâ fazla bile olabilir; fakat eğer bulimia mevcutsa, aşırı ishal, zorlama kusma ve iğrenme gibi durumlar görülür.


__________________
Ya kendin gibi görün yada gözüme hiç görünme!


Bozuk Kırık Link varsa lutfen Ozel mesaj atarak bildiriniz,Linkleri Yenileyelim


HİÇ KİMSE BEN,BENDE HİÇ KİMSE DEĞİLİM.MENFAATLERİN ÖTESİNDEYİM ...BEKLERİM!(FARKIM TARZIM)GÖRELİM MEVLAM NEYLER,NEYLERSE GÜZEL EYLER,KUL BELA BULMAZ HAK YAZMADIKÇA,HAK BELA YAZMAZ KUL AZMADIKÇA,KUL KADERİNİ YAŞAR BAHTINA NE ÇIKARSA ..
almira isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-10-2009, 10:28 AM   #12 (permalink)
Yol Arkadasim
almira - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 10.461
Tecrübe Puanı: 1000
Rep Puanı : 22094
Rep Derecesi : almira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond repute
Standart

K

Kabus (Pavor noctorus )

Kâbus, kişide bir boğulma duygusu yaratan ve çok kere uykusundan uyanmasına yol açan korkulu bir düştür. Her yaşta görülebilir ve nedenini açıklamak güçtür. Çocuklarda tekrarlayan kâbuslar bir sorun haline gelebilir, çünkü her gece ebeveyn de, çocuk da yatma saatini korkuyla beklemeye başlarlar. Ebeveyn ve çocuğa basit bir sedatif verilmesi gereklidir. Yetişkinlerde ise korkutucu yaşantılar, bu gibi olaylardan yıllar sonra bile, uyku sırasında boşalarak tekrarlayan kâbuslara yol açabilir. Oysa psikiyatrik hastaların çok seyrek olarak kâbuslardan şikâyet etmeleri tuhaf bir gerçektir.

Kafa Travması

Kafa travması sonucunda beyne ulaşan yaralar, kafatası kırıkları yahut beyin ya da çevresinde kanamalar olabilir. Klinik tablo yalnızca travmanın şiddetine değil, aynı zamanda bu gibi komplikasyon faktörlerinin mevcudiyetine göre de değişir. Travmanın ilk etkisi konküsyondur hafif vakalarda bir şaşkınlık, zihinsel belirsizlik durumu; şiddetli vakalarda ise bilinç kaybı. Birçok hasta süratle ve hiçbir komplikasyon gelişmeksizin kendine gelir. Minimal konküsyonda, bilinçsizlik durumundan çıkan kişide daha sonra bir konfüzyon ya da bilinç kaybı gelişmesi intrakranial kanamaya ya da subdural hematomaya işaret eder. Uzun süreli bilinç kaybından sonra bazen yarı-bilinçli bir huzursuzluk, perseverasyon yahut anlamsız sesler ve enkontinans görülür ve hasta aylarca bakıma muhtaç kalır. Daha kısa süreli post-trav-matik delirium da görülebilir. Kazadan önceki ve sonraki bir dönemi kapsayan amnezi sık sık kalıcı niteliktedir; bazan hem organik, hem de fonksiyonel olan daha yaygın akıl yetersizlikleri görülür. Demans hem hafızayı, hem de entellektüel performansı etkiler. Bazan entellektüel performansı etkilemeyen bir dismnezik sendrom (Korsakoff psikozu) görülür. Kafa travmasından kısa süre sonra epileptik nöbet, intrakranial hcmatoma ve çökük, kırığa eşlik eden uzun süreli post-travmatik amnezi gibi durumların hepsi ilerde epilepsiye işaret eden kötü prognoz belirtileridir. Boksörlerin mâruz kaldıkları tipte tekrarlı hafif travmalar, tek bir önemli travma kadar hasar etkisi yaratabilir. Sonucunda gelişen «yumruk sarhoşluğu» sendromunu oluşturan semptomlar arasında ataksi, dizartri, kişilik değişimi ve demans vardır. Septum pellucidum kopması, sık rastlanan nöro-patolojik bir bulgudur. Bazı kafa travmalarını başağrısı, baş dönmesi, konsantrasyon zayıflaması ve ankisieteden oluşan post-konküsyon sendromu izler. Depresyon, şizofreniye benzer durumlar ve kişilik değişimleri de görülebilir. Kafa travmalarından sonra radyografi (kırıkların incelenmesi); lomber ponksiyon (beyin omurilik sıvısında kan mevcudiyeti); elektroansefalogram (iyileşmenin kontrolü ve fokal hasarın incelenmesi); ve kronik safhada psikolojik testler gibi incelemeler yapılabilir. Zekâ testleri, hastanın kayıtlarında belirtilen ve öğrenim başarılarının işaret ettiğinden daha düşük bir global performans yahut özellikle verbal ve soyut performans arasında farklılıklar gösterebilir (örneğin Mili Hill vokabüler ve progres-sif matriks testleri kullanılır). Sözlü performans düşüklüğü fokal hasara işaret eder, oysa daha yaygın bozuklukta verbal puanlar yeterli düzeyde kalırken soyut yetenek hasara uğrayabilir. Hafıza testleri, vizüel ve oditer öğrenme testleri de uygulanabilir.

Kalıtsal Metabolizma Bozuklukları

Kalıtsal, ya da doğuştan olan, metabolizma bozukluklarına sık sık şiddetli akıl geriliği eşlik eder. Bunların birçoğunda, kimyasal lezyon bilinir; örneğin fenilketo nüride olduğu gibi, bazı vakalarda tek bir enzimin yetersizliği teşhis edilmiştir. Diğerlerinde ise, örneğin Hartnup hastalığında olduğu gibi, vücut kimyası bozukluğa uğradığı halde, durumun kökeni belirsizdir. Kalıtsal metabolizma bozukluklarının çoğunluğu, otosomal resessif bir kalıtım yolunu izler.

Karakter Nevrozu

Kişilik bozukluğu anlamında kullanılan bir başka deyimdir.

Karbon Dioksit Retansiyonu

Oksijen terapisi, şiddetli anfizem ve ast-matik durumla ilgilidir. Arteryel C02 basıncı 120 mm Hg'ye varırsa, psikiyatrik semptomlar görülür. Baş ağrısı, adale seyirmeleri, konfüzyon, oryantasyon bozukluğu ve hallüsinasyonlu bir bilinç bulutlanması, komaya yol açar. Kaba bir tremor görülebilir. Bazı vakalarda kafatası iç basıncının artması ve papillödem ile ansefalopatiye rastlanır. Tedavi için. % 80 - 85 oranında bir arteryel satürasyon sağlama amacıyla dakikada en fazla 1-3 litre oksijen ve intravenöz yoldan niketamid (iki üç saatte bir 10-15 mi) verilir. Aşırı karbon dioksidin intrasellüler enzim sistemlerine müdahale ederek oksijen kullanımında bozukluklar yarattığı düşünülmektedir.

Kardiospazm ( Kardia akalazisi)

Kardiospazmla ilgili semptomlar emosyonel bir bozukluktan sonra görülebileceği için, yanlış olarak anksiete ve depresyonla ilgili oldukları düşünülebilir. Göğüs kemiği altında bir tıkanma duygusu ve yakıcı bir acıdan şikâyet edilir; bunlar kardia sfinkterinin gevşeyememesi sonucudur. Yemek borusu genişler. Bu durum globus histerikus ve organik yahut fonksiyonel disfaji çeşitleriyle karıştırılmamalıdır.

Kardiovasküler sistem ve psikosomatik hastalık

Çoğu zaman anksiete kardiovasküler sistem üzerinde derin etkiler yaratarak taşi-kardi, palpitasyon, baş dönmesi ve sol meme altında ağrıya yol açar. Bu semptomlardan birçoğu anksieteyi arttırarak hastanın kalb hastalığından, hattâ bazan birdenbire ölmekten korkmasına neden olur. Kardiak nevroz semptomları (efor sendromu, nörosirkülatuar asteni, veya Da Costa sendromu çoğu zaman, bir dost ya da akrabanın miyokard enfarktüsünden ölmesi sonucunda belirir. Kardiak kondisyone tepkiler çabucak yer eder ve giderilmeleri zordur; daha sık beliren nöbetler hastada daha fazla anksiyeteye ve hastanın nöbetleri oluşturan durumlardan kaçınmasına yol açar. Kronik stress durumlarında, sempatik adrenerjik faaliyet öne geçer, fakat beklenmedik bir korku, vagus aracılığıyla parasempatik sistemde aşırı bir faaliyet yaratır ve sempatik faaliyet tekrar harekete geçinceye kadar kalb atışlarında ve kan basıncında bir azalma, hattâ senkop (baygınlık) durumu olur. Emosyonel stress sırasında serbest yağ asidi dolaşımı artar; kandaki lipid miktarında kronik yükselme, koroner damar hastalığında sık rastlanan bir durumdur. Anksiete ayrıca hem migren veya hipertansiyona, hem de kanın pıhtılaşma süresi ve viskositesinde değişikliklere yol açar; sonucunda da anjin, kalb yetersizliği, hattâ miyokard enfarktüsü bile görülebilir. Kardiovasküler hastalık geçiren veya geçirebilecek eğilimde hastalardaki anksietenin tedavisi çok önemlidir. Bu hastaların yaşayış tarzlarını değiştirmeleri gerekebilir; ama ancak hastalar kardiovasküler sistemlerine ne kadar çok yüklendiklerini arılarlarsa, bu mümkün olur. Trankilizanlar çoğu zaman yararlıdır ve sekonder anksiete yaratabilecek taşikardi ile palpitasyonları kontrol altına almak için beta-adrenerjik blokörlerin faydası olabilir. Anksiete ile birlikte depresyonun da mevcut olduğu durumlarda, kalb atım hızı ve kan basıncını arttırabilen bu depresyonun tedavisi gerekebilir. Trisiklik antidepresanlar, guanetidin tipinde antihipertansif ilaçlara karşı belirgin bir antagonist etki gösterirler.

Katalepsi

En karakteristik olarak katatonik şizofrenide görülen bu durum, kas tonüsünde spesifik bir kasılma ve değişimdir. Yüz ifadesi donar ve vücut normal bir insan için zor veya imkansız olan hareketsiz bir biçim alır. Hastanın aldığı vücut biçimini değiştirmek için gösterilecek herhangi bir çaba sonucunda da hasta ya direnç gösterir.

Katasforik Reaksiyon

Afazik veya beyni hasara uğramış kişilerin gösterdikleri davranış tipini tanımlamak için Kurt Goldstein'ın bulduğu bir terimdir. Yerine getiremeyeceği bir görevle karşılaşan hasta, anksiete gösterir, huzursuzlanır, aşırı heyecanlanır ve kızar. taşkınlık gösterir ve ağlayabilir. Bu reaksiyon, bir başarısızlığın sonucu olarak değil, görevin yapılması sırasında görülür. Organik bir serebral bozukluk belirtisidir.

Kauzalji

Yaralanma sonucunda periferik sempatik sinir fibrillerinde, özellikle avuç ve ayak tabanlarını besleyen fibrillerde ortaya çıkan bir durumdur. Yaralanan bölgedeki vasomotor, trofik ve dermal değişimlerden ötürü olan bir yakıcı ağrı, bu durumun karakteristiğidir.

Kaza yapma eğilimi

Kazaların çoğu (iş ve motor) işgücünün küçük bir kısmını kapsamakla birlikte, bu grubu oluşturanlar sürekli olarak kazalara sebep olurlar. Kaza yapanın kaza anındaki emosyonel durumunun önemli olmasına ve taşıt kazalarının genellikle kaza yapanın öfkeli bir früstrasyon hali içinde bulunduğu zamanlarda meydana geldiğinin düşünülmesine rağmen, kazayı yaratan asıl neden kişiliktir. Kaza yapma eğilimi gösteren tipik kişi, genellikle kısa süreli amaç ve tatminler üzerinde konsantre olmuş, genç ve impulsif bir erkektir. Bunlar işledikleri bir suça isyan veya bu suçu telâfi etmek maksadıyla bilinçsizce kaza yapan, tehlikeyi seven, plan yapmaktan hoşlanmayan birer asi olabilirler. Şiddetli yorgunluk, açlık ve anoksi gibi fizyolojik faktörler, onların karar verme yeteneklerini ve mot< koordinasyonlarını bozar. Kadınlar « genellikle âdet öncesinde, belki de bu süre içinde görülen gerginlik ve sinirlilik ten dolayı kaza yapmaya daha yatkındınlar. Sanayide yönetim, bu eğilimi gösterenlerin belirlenmesi ve iş olanaklarını! uygun bir biçimde değiştirilmesiyle baş sarılır.

Kedi sesi sendromu ( Kısmi monosomi 5 hastalığı )

Gözlemle teşhis edilebilen bir otosom kromozom bozukluğuyla ilgili bir senromdur; yani kromozom 5'in kısa uzantısı kısmen yoktur (Denver sistemi). Şiddetli akıl geriliği mevcuttur. Doğumda sonraki ilk yıl içinde bebek kedi sesini andıran tuhaf çığlıklar atar. Bu anormalligin larenksteki bir daralmadan ileri geldiği öne sürülmüştür. Bir yaşından sonra bebeğin ağlaması normalleşmeye başlar, Diğer klink özellikler arasında hipotoni ay biçimli yüz, aşağıya ve dışa doğru eğimli ve birbirinden uzak gözler, epikantüs kıvrımları, düşük kulaklar, çıkık bir burun köprüsü ve mikrognati vardır.

Kekeleme

Kekeleme, sesin irade dışı bir tekrarı, uzatılması yahut kesilmesi nedeniyle normal konuşma ritminin aksamasıdır. Kekeleyen erkek çocukların zekâ bakımından diğerlerinden daha geri olduklarına işaret eden birtakım bulgular vardır. Kekeleme ile toplumsal sınıf veya sık sık ileri sürüldüğü gibi, solaklık ya da ambideksterite arasında hiçbir ilişki yoktur. Kekeleyen çocukların ebeveynlerinin olağanüstü derecede hırslı ve titiz olduklarına ilişkin bulgular kuvvetlidir. Oysa, kekeleyen birçok kişide psikiyatrik bozukluğa ilişkin bulgular ya çok azdır, ya da hiç yoktur ve birçok vakada bu durumu bir psikonevroz biçimi olarak kabul etmenin yararı olmaz.
Kekeleme, bir çocukluk bozukluğudur ve % 50'sinde 5 yaşından önce başgösterir. Doğal yahut tedaviyle iyileşme % 50 oranındadır. Genellikle, durum ne kadar hafif olursa, prognoz da o kadar olumludur.
Monosemptomatik kekeleme vakalarının tedavisiyle ilgilenen konuşma terapistinin hizmetinde çok sayıda bireysel ve grup terapi teknikleri vardır.

Kempf Sendromu

Akut ajitasyon nöbetlerine eşlik eden panik ve kaçış davranışı bazan spesifik olarak homoseksüel bir sorunla ilgili olarak görülür, belki bir ilişkinin bozulması, homoseksüel nitelikte bir sevginin farkına varma, ya da yasal işlemlere uğrama tehlikesi. Anksiete o derece akut olabilir ki, bilinç bulutlanması gelişir ve dolayısıyla teşhis güçleşir. Tedavi, intravenöz yahut intramüsküler yoldan sedatif uygulanması ve ajitasyon kontrol edildikten sonra da hastanın sorununa sağduyulu bir yaklaşımdan ibarettir. Durum hemen presipite olabilir; katastrofik reaksiyonlarla eş niteliktedir.

Kendine-zarar vermek

En sık rastlanan kendine-zarar verme tipi, adolesanların yahut olgunlaşmamış gençlerin ya dikkat çekmek ya da gerilimi gidermek için başvurdukları ve adetâ bir salgın halinde beliren bilek kesmedir. Bazı durumlarda ciddî bir nitelik taşır ve kişi penis yahut testisler gibi organlarını, hattâ bacağını keserek kanama nedeniyle belki de ölebilir. Bu gibi episodlara şizofreniklerde, daha sık olarak da cinsel sorunları olan depressiflerde rastlanır, ama herhangi bir akıl bozukluğunun kesin tek belirtisi davranış olduğundan teşhis güçlükler doğurabilir. Van Gogh'un ünlü kulak kesme olayı, bu gibi davranışların ne kadar karmaşık olabileceğini göstermektedir. Bu çeşit rahatsız edici ve ciddî nitelikteki kendine zarar verme episodlarının tekrarlaması, tedavide çok büyük güçlüklere yol açabilir.

Kernikterus

Bebeklerde, bazal ganglionun bilirubinle yoğun oranda boyanmasıdır. Genellikle anneyle bebek arasındaki kan (Rh) uyuşmazlığından, ender olarak da verilen ilaçlardan ileri gelir. Klinik tablo değişkendir, ama akıl bozukluğu, spastisite, atetoz ve ataksi görülebilir. Tedavi kanın değiştirilmesi ile yapılır.

Kimlik Bunalımı

Kişinin kim olduğu duygusunun, yani kimlik duygusunun gelişimi bazan, özellikle bu duygunun epeyce gerilime mâruz kaldığı gençlik döneminde, bunalımlar nedeniyle sekteye uğrar. İçgüdüsel duygularla toplumsal rolün yüklediği zorunluluklar arasındaki çatışma kişisel kimlik duygusunun kaybına yol açabilir. «Ben neyim?», «Ben kimim?» Gibi sorular, kişinin kendisine yönelttiği tipik sorulardır. Kimlik bunalımı geçebilir, ama çok kere akut ya da subakut akıl hastalığı episodlarının eşlik ettiği bir durumdur.

Kiraz-Lekesi

Tay Sachs hastalığında veya amo-rotik kalıtsal zekâ geriliğinin en-fantil türünde, retinoskopi kiraz-kırmızısı leke göstermektedir. Bu leke, maküler dejenerasyondan ötürüdür. Tay-Sachs hastalığı bakımından patognomonik olarak düşünülmesine rağmen, diğer lipidoz türlerinde de bu lekeye rastlanmaktadır ve Tay-Sachs hastalığında da sürekli bir bulgu değildir.

Kişilik Bozukları

Kişiliğin kırktan fazla değişik tanımı olduğu için, psikiyatristin kişiliği, genellikle bireyin motivasyon ve mizaç nitelikler olarak kabul ettiğini belirtmek gerekmektedir. Bu nitelikler tıpkı boy, kilo ya da zekâ gibi kişilere göre değişkenlik gösterir. Kişilik bozuklukları da bu normal, değişkenlikler açısından tanımlanabilir. Birçok açık ve kesin kişilik anormallikleri mevcuttur; bunlar arasında passif agressif, şizoid , paranoid siklotimik emosyonel bakımda» dengesiz, kompülsif ve histerik kişilikler vardır. Normalden sapan bu kişilik tipleri toplumda hem kişisel, hem de sosyal bakımdan, son derece tatmin edici bir varoluş sürdürebilirler. Ancak toplum bu anormalliklerden zarar gördüğü zaman psikopatik ya da sosyopatik kişiliklerden söz ederiz. Bu terimler çok kere yanlış olarak kişilik bozukluğuyla eş anlamda kullanılır. Kişilik bozukluğu psikopatik kişiliğin bir özelliğidir, ama psikopatik teriminin yerli ya da yersiz kullanımını belirleyen bir sosyal durumdaki bireyin davranışıdır.

Klaustrofobi ( Kapalı yer korkusu)

Ender olarak münferit spesifik bir korku olarak belirir. Hasta çoğunlukla asansörlerden veya kapalı bir tuvaletten korkar. Fobiler sıklıkla yaygındırlar; bunlar arasında kalabalık, dükkan, hattâ sokakta birisine yakalanıp ayrılamama korkuları bulunmaktadır. Agorafobide olduğu gibi, klaustrofobide de kişilik bozukluklarına, özellikle cinsel korkulara sık rastlanır. Semptom ne kadar spesifik olursa, davranış terapisine cevap da o kadar olumludur; semptomlar yaygın olduğu takdirde, davranış terapisi psikoterapiyle kombine olarak uygulanmalıdır.

Kleıne-Levin Sendromu

Genç erkeklerde gelişen ve hipersomnia, bulimia, irritabilite ve sınır tanımayan cinsel davranış nöbetleri karakteristiklerini gösteren, etyolojisi bilinmeyen bir durumdur.

Klimakterik

kadınlarda 50 veya 60 yaşlarında görülen, kalıcı över fonksiyonu bozukluğudur. Ovülasyon ve âdet kesilir, öst-rojen salgılanması azalır ve sonucunda hipofiz gonadotropin salgısı artar. Erkeklerdeki testiküler fonksiyonda, paralel bir bozukluk olduğu ispatlanmamıştır. «Erkek klimakterik» vakasındaki semptomların çoğunun nevrozla ilgili olması daha akla yakındır.

Klinefelter Sendromu (XXY Sendromu)

Klinefelter sendromu, buluğ çağından sonra bazı uzun boylu erkeklerde görülen hadımlığa benzer özelliklerdir. Bu özellikler arasında ginekomasti, follikül-stimüle edici hormon salgısının artması ve asper-matojeneze yol açan testiküler değişimler vardır. Bir XXY kromozomu düzenine eşlik eder. Akıl geriliği görülebilir, ama Çok kere zekâ normal sınırlar arasındadır. Kişilik özellikleri arasında pasiflik, cinsel dürtü eksikliği, immatürite, alınganlık, paranoid duyarlık, güvensizlik, apati ve zayıf çalışma kapasitesi vardır.

Kobalamin

Kobalamin (B,2 vitamini) yetersizliğ yalnızca pernisyöz anemideki hematoloji ve nörolojik değişimlere değil, bazı hastalarda psikotik durumlara da yol açabilmektedir. Mental semptomlar çoğunlukla depresyon semptomlarıdır, fakat bazen bir konfüzyon psikozu veya paranoid bir reaksiyon da görülebilir. Absorpisyon testleriyle doğrulanan kobalamin yetersizliği, hiçbir anemi veya subakut kombim omurilik dejenerasyonu olmaksızın da bir psikoza yol açabilmektedir. Yetersizliğiı sözkonusu olduğu bütün hastalarda özellikle mide ameliyatlarından sonra bır ihtimal hesaba katılmalıdır. Mental semptomlar, yüksek dozda kobalamine cevap vermektedir.

Kognitif

Kognisyon genel bir terim olup bütüı bilgi yollarını kapsar: Algı; hatırlama hayal; düşünme; muhakeme; yargılama Aklın kognitif yahut noetik yönü ilörektik yönleri, yani konasyon (istem) ve duygu (affekt), arasın da, Platon ve Aristotales'in yaptıkları ayrıma dayanan, geleneksel bir karşıtlık vardır.
Kognitif yapı, kişinin geçmiş yaşantısını günlük yaşantıya bağlı, hierarşik bir kavramsal plana göre düzenlemesi için kullanılan bir terimdir. Böylece kişinin edindiği yeni bilgilerin eklenmesi kolaylaşır ve kognitif yapı sürecinin etkinliği bundan ileri gelir. Kognitif etkinlik aynı zamanda bilgilerin çok kere linguistik biçimde kodlanmasıyla daha düzenli hale gelir. Bilgi iletimi için dilin komünikasyon yönü de önemlidir; böylece kognisyon ve dil arasında geniş kapsamlı ve yakın bir ilişki vardır. Psikiyatrik durumlarda, özellikle şizofreni ve yaşlılıkta kognisyon bozukluklarına çok rastlanır. Otistik düşünce bir psikiyatri terimi olup düşünceye kişisel gerek ve fantazilerin hâkim olduğu anl***** gelmektedir.

Kolinerjik

Sinaptik transmitör maddesi olarak, uçlarından asetilkolin salgılayan sinir fibrilleri için kullanılan bir terimdir. Bunlar otonom sinir sistemindeki bütün pre-ganglionik fibrilleri, parasempatik sistemdeki bütün post-ganglionik fibrilleri, sempatik sistemdeki bazı postganglionik fibrilleri (meselâ ter bezleri), somatik motor sinir fibrillerini ve santral sinir sistemindeki bazı fibrilleri (meselâ kor-teks) kapsar.

Kompensasyon

Bilinç dışında faaliyet gösteren ve kişinin gerçek veya fantazi yetersizliklerini dengelemesine yahut telâfi etmesine yarayan bir akıl *****izmasıdır. Beden yapısı, performans yahut diğer yetenek ya da beceri alanlarında gerçek veya hayal ürünü bozukluklar olabilir. Bu terim aynı zamanda, böyle yetersizlikleri telâfi amacıyla kişinin gösterdiği bilinçli çaba için de kullanılmaktadır.

Kompleks

Kompleks, kişiyi alıştığı, tekrarlamalı bir düzene göre düşünmeye, hissetmeye ve eylemde bulunmaya zorlayan, birbirine bağlı, bastırılmış fikirlerden oluşan karmaşık bir bütündür.
Analitik terminolojide birçok komplekse, sık ve yaygın rastlanması dolayısıyla, spesifik adlar verilmiştir. Katatimik terimi, bilinç dışında mevcut olan bir çatışma anl***** gelir. Kompleksin yeterince duyguyla yüklü olması dolayısıyla bilinçte birtakım etkilere yol açtığı düşünülmektedir. Duygusal yanı ağır basan bir kompleks için katatimik terimi kullanılmaktadır. Çok kullanılan bir terim olan «aşağılık kompleksi», Adler'den gelmektedir. Adler, fizik hastalıkta, büyüklük ve fonksiyon bakımından olan organ kompensasyonu fikrinden hareket ederek, aklın da buna paralel bir üstünlük çabası gösterdiği kavramını ileri sürmüştür. Normal insanlarda, bu çaba kompensasyon ile başarılır.
Aşırı kompensasyon ise, aşırı kişilik eğilimlerine yol açar: Örneğin, fizik yapı bakımından ufak tefek olan bir erkekteki kibirlilik. Kişi imkansız gördüğü bir çabadan vazgeçerek hastalığı bir başarısızlık özürü ve diğer insanlar üzerinde bir üstünlük kurma aracı olarak kullandığı zaman da «dekompensasyon», nevroz ile sonuçlanır.

Kompülsiyon

Kişinin, aslında direnmek, istediği belli bir davranışta bulunmak için önüne geçilmez bir arzu duymasıdır. Kompülsiyonun tersine, ritüellerde, kişi yahut toplumsal grupların direnme isteği göstermeleri sözkonusu değildir, hattâ zevk duyarak tasarladıkları ve bekledikleri birşeydir. Ritüel, özellikle çocuklarda çok görülür ve normal davranışlarının bir parçasıdır. Hayalgücü geniş bir çocuk için belki de cehenneme giden uçurumları simgeleyen kaldırım taşı aralıklarına basmamak, her gece yatağa girmeden önce yapılan birtakım karmaşık hareketler, bir kapıdan içeri girmeden önce kapıya belli hareketlerle vurmak, kötü ruhları uzaklaştırmak amacıyla girişilen ritüellerdir. Yetişkinliğe doğru geliştikçe bıı davranışlardan çoğu kaybolur, fakat sayısız bâtıl inancın da gösterdiği gibi, bazıları kalabilir. Freud'cu psikodinamik, ritüel ve kompülsiyonlarda çok kere bilinç dışı saldırganlık fantazileriyle ilgili olarak kişinin duyduğu suçluluğun cezasını ödemenin önemli olduğu üzerinde durmaktadır. Ayrıca, yorgunluk durumlarında kompülsiyon semptomları daha sıklaşıp okülogirik krizler ve encephalitis lethagica (Parkinsonizm) ile birlikte uyku hali görülür. Şizofrenide, süje kendini bir dış gücün etkisi altında bazı eylemlerde bulunmak zorunda hisseder. Manik depressif psikozda kompülsiyon semptomlı rina çok rastlanmaktadır. Kompülsiyon herşeyi tekrar tekrar kontrol etmek gibi basit bir hareket de olabilir, karmaşık stereotip davranış biçimleri olarak da görülebilir. Ritüelin nerede bittiğini ve kompülsiyonun nerede başladığını kestirmek güçtür. Son derece rahatsızlık veren istenmeyen fikir ve düşüncelerin bilince sızması durumunda, kompülsiyonun has talik derecesine vardığı kabul edilmektidir. Bunun üzerine hastanın bu istenmiyen düşüncelerin zorladığı isteklerde kendini kurtarmak için çabalaması, çatışmalar yaratır ve gittikçe artan bir anksieteye, hattâ fobik durumlara yol açar.

Konasyon

Konasyon, eylem, istem ve çabayla ilgil psikolojik süreçler için kullanılan bir terimdir. İlk olarak Platon tarafından yapılan ve sonradan Aristotales'in biraz değiştirdiği sınıflandırmada konasyon, kognistif (bilme) ve affektif süreçlerle birlikte psikolojik fonksiyonlar üçlüsünü oluşturur. Fonksiyonu konatif yönü, amaçlı veya güdüsel eylemin determinanları ya da zihinsel yönüyle ilgilidir. Bu alandaki modern psikolojik teori, hem konatif, hem de affektif öğeleri olan motivasyon kavramlarını esas almaktadır. Bir karara vararak buna göre eylemde bulunma yeteneksizliği olan abulia, nevrozda çok görülen bir şikâyettir. Öte yandan istem bozukluklarına şizofrenide sık rastlanır. Şizofrenik hastalar çok kere istemlerinin zayıfladığından yakınırlar ve birçoğu eylemde bulunmazlar. Pasiflik fenomenlerine de çok rastlanmaktadır. Hasta, düşüncelerinin, eylemlerinin ve konuşmasının bir dış güç tarafından kontrol edildiğini ileri sürebilir. Bu çeşit bir fenomenin motor karşılıkları özellikle katatonide, örneğin flexibilitas cerea'da (mumsu yumuşaklık: zorlanan pozisyonların pasifçe kabul edilip sürdürülmesi), ekolalide (sözcük veya cümlelerin otomatik tekrarı) ve ekoprakside (başkalarının hareketlerinin otomatik tekrarı) görülmektedir. Bu gibi motor semptomlara bazı organik bozukluklarda, özellikle Alzheimer hastalığında rastlanmaktadır.

Konfabülasyon

Gerçekte olmayan olay ve yaşantıların hatırlanması için konfabülasyon, psödo-re-minisans, bilinçsiz yanlış hatırlama ve paramnezi terimleri kullanılır.
Korsakoff sendromu, posttravmatik amnezi, limbik ansefalit gibi öğrenme ve yakın geçmişle ilgili hafızanın şiddetle etkilendiği organik beyin sendromlarında konfabülasyon sık görülür. Hastanın daha önceki yaşantısını, hayalinde kurduğu yanılgı sistemine uydurduğu paranoid yanılgı durumlarında da konfabülasyon görülebilir. Yanılgıların sözkonusu olmadığı durumlarda, konfabülasyon ile patolojik yalan söyleme arasındaki fark, bu ikincisinde görülen hafıza sağlamlığı ve amaçlı bir tutarlılıktır.

Konküsyon

Konküsyon, kafa travmasından sonra, sinirlerin veya orta beyin merkezinin etkilenmesinden ileri gelen klinik bir durumdur. Hasta sersemleyebilir; bir an için oryantasyonu bozulabilir, fakat otomatik faaliyetini sürdürür. Şiddetli travma sonucunda ise hasta bilincini kaybeder.Kendine geldikten sonra da, oryantasyon bozukluğu, huzursuzluk, anlama bozukluğu, perseverasyon, retrograd ve anterograd yahut posttravmatik amneziyle birlikte organik bir akıl sendromu gösterebilir Konküsyonu kişilik değişmesi, psikoz özellikle depresyon ve psikonevroz izleye bilir. Presenil demanslı bazı hastalar da, bozukluğu oluşturan etken konküsyon olabilir. Yavaş olmasına rağmeı iyileşme olağandır. Tedavi, hasta bilincincini kazandıktan sonra aktif rehabilitasyon yoluyla uygulanır.

Kontr-Transferans

Nasıl bir hasta terapistine geçmişte bazı kimselere karşı duyduğu emosyonları aktarırsa, terapist de, analitik durumda, bilinç ya da bilinçdışı yoluyla etkilendiği, kendi hayatına ilişkin durumlar bulabilir. Kontr-transferansta, terapist bilinçsizce kendi sorunlarını hastaya aktararak, boşaltabilir. Bu durum, tedavinin seyrinde ve sonucunda ciddî etkiler yaratabilmektedir.

Kontraktür

Psikiyatride bu terim, genellikle histeri kökenli olarak bir kas yahut kas grubun da sabit bir kasılma anlamında kullanılmaktadır. Harabiyet, deformasyon ve kullanmama nedeniyle fonksiyonun belirgin olarak azalması, organik nörolojik hastalık sonucu görülen etkiler kadar şiddeti olabilir.

Konuşma Bozuklukları

Kommünikasyon yolları (jest ve mimik dahil) için «dil» sözcüğü kullandır. «Konuşma» ise dilin ifade yoludur. Çocukluktaki konuşma bozuklukları, ses ve art.külasyon kusurları ile santral dil bozukluklarına ayrılır. Artikülasyon bozuklukları yapısal ağız, damak ve dil anormalliklerinden ileri gelen bozukluklarla, bu yapıları işleten nöromüsküler *****izmalardaki anormalliklerden ileri gelen bozuklukları kapsar (örneğin dizartri, bulbar felç). Kekeleme gibi bazı artikülasyon bozuklukları ise, yapısal ya da nöromüsküler kusurlar olmaksızın, gelişir.
Santral dil bozuklukları ise akıl geriliği, sağırlık, çocuklukta otizm, gelişimsel afazi ya da elektif mütizme yol açan emosyonel faktörlerden ileri gelebilir. Bu bozuklukların ayırıcı teşhisinde, çocuğun voka-lizasyon niteliğinin, jestlerinin, genel davranışının, özellikle ebeveyni ve diğer çocuklarla arasındaki ilişkinin ve işitme yeteneğinin kaydedilmesi önemlidir. İki yaşında tek sözcüklerle, 3 yaşında da iki üç sözcüklük cümlelerle konuşmayan çocuklarda, bu tip bir değerlendirme endikedir.
Konuşma bozukluklarının tedavisi, çocuğun mustarip olduğu, temeldeki duruma göre değişir.

Konversiyon

Psikanalitik kullanımda, psişik bir çatışmanın motor yahut sensör tezahürlerle sembolik olarak yansıtılması anl***** gelen bir terimdir. Simgeleştirme, bu bastırılmış içgüdüsel eğilimlerin dış ifade bulma yoludur.
Konversiyon histeride en belirgin şeklinde görülür, ama Freud'culara göre konversiyon semptomlarının, küçümsenmemesi gerekli diğer ciddî psikiyatrik hastalıkların seyri sırasında görüldüğü de hatırlanmalıdır örneğin, psikosomatik şikâyetler. Bunlar kabul edilmeyen bilinçdışı emosyonların spesifik fizik semptomlara dönüştükleri bir savunma *****izmasıdır.
Konversiyon semptomlarını inceleyen psikanalistler çok kere hastalarında gelişimin enfantil tipte durakladığı yani özellikle Oidipus kompleksinin yetersiz ve eksik çözümlendiği sonucuna varmaktadırlar. Böylece, histerik bir kadın hasta, babasıyla ilgili içgüdüsel dürtülerinin çözümlenmemesi dolayısıyla olgun bir bağımsızlığa kavuşamamaktadır. Bu durumda, bir konversiyon semptomu olarak, annesinin mustarip olduğu gerçek bir paralize eş histerik bir felç gelişebilir.

Koprofaji

Koprofaji, isteyerek dışkı yemektir. Sıkıcı ve durgun ortamlarda kalan geri zekâlı psikotik çocuklarda regressif bir davran olarak ve bazan şizofrenik yetişkinlerde bastırılmış katatonik durumlarda görülür Ender olarak, erkeklerde cinsel eşin kalça ve anüsünü yalama biçimindeki bi mazohizm tipi olarak belirir.

Koprofili

Koprofili, insan yahut hayvan dışkısını: çok kere kişisel eşya arasına koyulan paketler içinde saklanmasıdır. Daha ziyade toplumdan izole şizofreniklerde ve şiddetli demans durumundaki yaşlılarda görülür. Dışkının simgesel bir anlam taşıdiğı bazı psikotik çocukların bunu ebeveynlerine bir armağan olarak verdikleri görülmüştür.

Koprolali

Koprolali, herhangi bir sosyal bağlam dışında, müstehcen sözcük yahut ifadelerin kompülsif nitelikte, yüksek sesle bağrılarak söylenmesidir.
Adolesanlarda rastlanan Gilles de la Tou rette sendromunda yaygın tiklerle birlik te görülür. Kaprolali impulsu bazı obsesyonel nevrotiklerde de görülür ve anksiete kaynağı olabilir. Birey, bu anksieteye sekonder bir kompülsif davranış gelişin ile reaksiyon gösterebilir. Koprolaliye şizofreniklerde de rastlanır, şizofrenikte iç dünyanın hallüsinasyonlu yaşantısına bir cevap niteliği taşıyan koprolalik impuls bu durumda dirençle karşılaşmaz.

Korku

Bilinçli olarak tanınan dış tehlike kaynaklarına karşı gösterilen emosyonel tepkidir. Sübjektif yaşantı hafif bir ürkmeden huzursuzluğa ve yoğun bir dehşet duygusuna kadar değişir. Bunun somatik ve fizyolojik tezahürlerinde özellikle otonom sinir sistemi ve endokrin salgı bezleri rol oynar. Serum katekolaminlerinde (örneğin adrenalin) hemen ve serum kortizolünde daha sonra kaydedilen bir yükselme olur. Pupilla dilatasyonu ve kutan vazokonstriksiyonun yanısira kaslarda kan dolaşımı, kalb atım hızı ve debisi, terleme ve tremor artışı süjeyi bir «savaş yahut kaçış» reaksiyonuna hazırlar. Korkunun anksieteden farkı, ikincisinde tehlike kaynağının bilinmemesi ve öncelikle intrapsişik kökenli olmasıdır. «Serbest yüzen» anksietede, anksiyöz duygunun kökeni olan ve bilinçli olarak tanınan bir tehlike kaynağı yoktur. Fobik reaksiyonlar patolojik korkulardır. Bazı durumlara, kişilere, nesnelere yahut yaratıklara özel bir anlam verilir ve süje bunlarla karşılaştığı zaman korku duyar.

Korsakof Psikozu

Korsakoff sendromu, konfabülasyon ve polinevritin eşlik ettiği bir konfüzyon durumudur. Birkaç durumun non-spesifik tezahürü biçiminde belirir, serebral travma, tümör, beslenme yetersizliği ve metabolizma anormallikleri. Sinir sisteminde hiçbir spesifik lezyon yoktur. Bu sendrom Vernicke ansefalopatisiyle spesifik bir tiamin yetersizliğinden ileri gelen bir durumla karıştırılmamalıdır.

Kortikosteroid Psikozları

Kortikosteroid tedavisi çok kere, genellikle geçici nitelikte bir ruhsal değişime yol açmaktadır. Öforizan etkisi iyi bilinmektedir, ama depresyon, gerilim ve emosyonel denge kararsızlığı da gelişebilmektedir. Tedavinin durdurulmasından sonra, bazan geçici bir depresyon görülebilmektedir. Hastaların % 1 yahut daha az bir oranında, yüksek dozlarda uzun süreli kortikosteroid tedavisinden sonra, herzaman değilse bile, manifest psikozlar görülebilmektedir. Affektif, şizofrenik ve şizo-affektif sendromlar da görülmekte, ama açık deliriuma seyrek rastlanmaktadır. Kortikosteroid psikozları karakteristik olarak değişken olup fasılalarla bilinç berraklığına rastlamak olağandır. Prognoz olumludur. Dozun azaltılması ya da steroid medikasyonunun tamamen durdurulması üzerine birçok hasta iyileşmektedir. Psikozların devam etmesi durumunda, semptomatik tedavi etkindir (elektrokonvülsif tedavi, ilaçlar, vb.). Kortikosteroid psikozu, geçmişte ciddî psikiyatrik bozukluk geçirmiş olan hastalarda bile seyrek görülmektedir. Dolayısıyla, böyle bir anamnez, kortikosteroid tedavisi için mutlak bir kontrendikasyon sayılmaz.

Kraniostenoz

Kraniostenoz, sütürlerin prematüre birleşmesinden ileri gelen bir kafatası biçim bozukluğudur. Bu gelişim anormalliğin çeşitli kökenleri vardır. Şiddetli mikro sefaliye ve kafatası biçiminde çeşitli dış torsiyonlara yol açabilir. Eskiden kraniotenozda ameliyat deneniyordu; örneğin verteks'de haç biçimli bir insizyon yapılıyordu. Bu ameliyatlar başarıyla sonuçlanmamıştır ve bugün mevcut hiçbir spesifik tedavi yoktur. Kraniostenoz birçok hastada nörolojik semptomlar ve akıl geriliğiyle sonuçlanmaktadır. Bu hastaların tedavisi genel bakım ve eğitim kurallarına göre yürütülmekte, ayrıca fizyoterapi, vb. gibi semptomatik tedavi uygulanmaktadır.

Kretinizm

Kretinizm, bir akıl geriliği tipidir ve intra -üterin yahut neonatal hayat döneminde, hipotiroidizmden ötürü iskelet gelişiminde gecikme ile birlikte görülür. Andemik kretinizm, dietteki iyot yetersizliğinden ileri gelir ve iyot takviyesiyle önlenebilir. Sporadik kretinizm fetal tiroid gelişimi yetersizliğinden, metabolik kretinizm ise bu tiroid hormonu sentezinin yetersizliğinden ileri gelir. Guatr yalnızca andemik ve metabolik kretinizmde görülür.
Diğer nedenlerden ileri gelen akıl geriliğinden ayırıcı teşhis erken safhalarda güç olabilir, çünkü bir kretin genellikle doğumda normal görünür ve altıncı aya kadar kretinizmin hiçbir özelliği belirmeyebilir. Diğer vakalarda ise, hayatın ilk haftalarında belirgin belirtiler görülebilir. Çocuk giderek yeterince beslenmemeye başlar, letarji ve konstipasyon gelişir. Cilt sarı ve şişkin bir görünüm alır, dil dışarıya sarkar ve muhtemelen göbek hernisi gelişir. Bu safhada laboratuvar testleri tiroid hormonu yetersizliği gösterir. Normal gelişimin gerçekleşebilmesi için tiroid hormonuyla tedavi mümkün olduğu kadar erken başlatılmalıdır. Çok kere kalıcı değişimler zaten gelişmiştir, ama tedavi hiç değilse kısmen etkin olabilir. Çocukluk dönemine kadar teşhis koyulmamışsa, tiroid tedavisi zekâ üzerinde hiçbir etki göstermez ve yalnızca davranışı etkilemekle kalır.

Kumar

Kumar bazan psikiyatrik bir semptom sayılmaktadır; toplumca kabul edilen bu alışkanlığın biçimi (yani at yarışları sportoto, vb.) ve yoğunluğu kültüre bağlıdır. Erkeklerde ve bazı uluslarda (Irlandalılar, İtalyanlar, vb.) daha sık görülmektedir.
Freud, kumarın mastürbasyon yerine geçtiğini, diğerleri de bir çeşit sado-mazohizm olduğunu ileri sürmüşlerdir. Son zamanlarda kumar ile «kısmet» ve dış kontrol arasındaki ilişkiler üzerinde durulmuştur Kumar oynayanlar arasında görülen yüksek intihar insidansı, bazı araştırmacıların kaza yapma eğilimi gösteren ve intihar potansiyeli olan kişilerde dış kontrol kavr***** karşı benzer tutumlar göstermeleri bakımından ilginçtir. Davranış terapisinin başarılı olduğu ileri sürülmüştür.

Kundakçılık

Çeşitli kundakçılık biçimleri vardır. Çocuklarda ateşle oynama çok rastlanan, normal ve çoğunlukla zararsız bir harekettir. Oysa bazı çocuklar, çoğu zaman bir grup halinde, bile bile saman destelerini, çiftlik binalarını ve spor salonlarını ateşe verirler. Hiperkinetik çocuk su ile ateşe karşı özel bir ilgi duyar ve ilerde bir kundakçı olabilir. Yetişkinde başlıca üç tip kundakçılığa rastlanır. Bunlardan birincisi, gerçek veya hayalî bir horgörülme durumuna karşı bir tepki olarak, öç alma arzusuyla veya bir saldırganlık eylemi biçiminde yangın çıkarmaktır. Kişi, bazan içtiği içkinin etkisiyle birdenbire bir fabrikayı, garajı veya başka bir yapıyı ateşe vermeye karar verir, ikincisi menfaat gayesiyle sigortadan para almak için bilinçli kundakçılıktır ve genellikle sanıldığından daha çok rastlanır. Üçüncüsü ve en az rastlananı ise, bir cinsel sapıklık olarak beliren ve kişinin ateş ile itfaiyecilerin faaliyetlerini seyretmekten yoğun cinsel zevk duyduğu bir kundakçılık biçimidir. Kundakçılık çok ciddî bir suç sayılmaktadır, çünkü masum insanların ölümüne yol açabilir ve mala ziyan verebilir.

Kuşkular

Obsesyonel kuşkular obsessif kompülsif nevroz semptomatolojisinin bir bölümünü oluşturur. Kuşkulu sorular bilince sızar ve kişi bunların makul olmadığını kabul etse bile, zihninden uzaklaştıramaz. Sigarasını söndürüp söndürmediğini hatırlamaya çalışır, tabladan düşüp yeri yakmasından endişe eder; kapıyı kilitleyip kilitlemediğini merak eder, vb. Obsesyonel kuşkular hemen her zaman fobilere ve ritüellere eşlik eder.Bazı genç şizofreniklerde felsefi kuşkulara (örneğin, sürekli olarak << Ben niçin varım?>> düşüncesine ) rastlanır.

Kırbaçlama

Sık görülen sado-mazohistik bir sapıklık biçimidir. Gövde, kalçalar ya da göğüslerin kırbaçlanması üzerine cinsel heyecan, orgazm ve ejakülasyon olur. Kırbaçlayan kişi genellikle kadındır, ama erkek de olabilir.
Kendini kırbaçlama ise bazı topluluklarda bir grup aktivitesi olarak uygulanmaktadır. Kırbaç, canı yanan kişinin bedeninde orgazmı andıran kıvranmalar yaratan bir penis simgesidir. Hastadaki zayıf cinsel dürtü, acının yarattığı emosyonel uyarıma eklenerek artar.

Kıskançlık

Kıskançlık, yani başka birisinin üstün biı durumuna karşı duyulan öfke duygusu, evrensel bir insan tepkisidir. Aşk ilişkilerinde bu duygu eşin sadakatsizliğiyle ilgili yersiz bir inanç ve buna abartılmış bit tepki gösterme biçiminde, belirgin bir psikiyatrik semptom halinde tezahür edebilir.Patolojik kıskançlık, eşin sadakatsizliği şüphelerine karşı hemen ve yoğun derecede irritabilite, öfke, keder ya da ajitasyon gösteren kişilerde görülür. Bu gibi kişiler, delil bulmaya yahut suçu itiraf ettirmeye çalışırlar. Eskiden hoşgördükleri ya da bağışladıkları konularda kişileri suçlayabilir yahut kınayabilirler. Şüpheci ya da depressif mizaçlı, duyarlı kişiler, veya cinsel uyumsuzluk gibi olumsuz koşulların bu reaksiyonu harekete geçirdiği kişilerde durum ilerleme göstermeyebilir, ama diğerlerinde delüzyonlar gelişebilir. Bu delüzyonlar, sadakatsizlik inancının yanısıra, açıkça masum koşulların ya da fantaziye dayanan delillerin bu inancı destekleyecek biçimde yanlış yorumlanmasını da kapsayabilir. Patolojik kıskançlık tek başına görülebilir, ama çok kere özellikle alkolizm, paranoid durumlar, depressif hastalık, kişilik bozukluğu gibi diğer klinik durumlara eşlik eder. Bazan bir evliliğin bozulması yahut yaralama ya da cinayete etken olarak mediko-legal önem taşır. Çocuklarda ebeveyn sevgisi için olan rekabet, psikanalitik teoride «kardeş rekabeti» adını alır ve benzer durumlara mâruz kalan yetişkinlerin davranışları üzerinde kalıcı bir etki gösterdiği kabul edilmektedir.

__________________
Ya kendin gibi görün yada gözüme hiç görünme!


Bozuk Kırık Link varsa lutfen Ozel mesaj atarak bildiriniz,Linkleri Yenileyelim


HİÇ KİMSE BEN,BENDE HİÇ KİMSE DEĞİLİM.MENFAATLERİN ÖTESİNDEYİM ...BEKLERİM!(FARKIM TARZIM)GÖRELİM MEVLAM NEYLER,NEYLERSE GÜZEL EYLER,KUL BELA BULMAZ HAK YAZMADIKÇA,HAK BELA YAZMAZ KUL AZMADIKÇA,KUL KADERİNİ YAŞAR BAHTINA NE ÇIKARSA ..
almira isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-10-2009, 10:28 AM   #13 (permalink)
Yol Arkadasim
almira - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 10.461
Tecrübe Puanı: 1000
Rep Puanı : 22094
Rep Derecesi : almira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond repute
Standart

L

Lanugo

Bazı anoreksia nervosa vakalarında, sırtta görülen ince tüyler.

Latah

Ekopraksi, ekolali ve irkilme reaksiyonu gibi karakteristikler gösteren, kültüre-bağlı bir sendromdur. Güneydoğu Asya'da görülen bu sendrom akut katatonik şizofreniyi andırır. Çok kere şiddetli bir korkuyu izler.

Lezbien

Klasik çağlarda homoseksüel alışkanlıklar sürdüren bir kadınlar grubunun yaşadığı bir Yunan adasının adı olan Lesbos sözcüğünden türetilmiş bu terim, kadın homoseksüeller için kullanılmaktadır. Bu sapıklığın en sık rastlanan biçimi, emosyonel bağlılıkla birlikte karşılıklı fizik tatmin ve heteroseksüel koitus sırasında frijiditedir. Dış genital organların uyarılması (tribadizm), kunnilingus ya da suni fallus kullanımı gibi erotik stimülasyon yolları, erkek homoseksüeller arasında olduğundan daha az yaygındır.
Kinsey, kadınlardaki homoseksüelliği, erkeklerde yaptığı gibi, bir süreklilik içinde değerlendirmiştir. Kinsey'in bulgulaina göre, 30 yaşındaki kadınlardan % 25'i başka kadınlara karşı duydukları erotik tepkileri kabul etmişler, % 17'si ise cinsel temas eyleminde bulunmuşlardır. Yalnızca homoseksüel temas ise evli kadınların ancak % l'inde, bekâr kadınların ise % 4'ünde görülmüştür. Lezbienizmi açıklayan birkaç teori bulunmakla birlikte hiçbiri yeterli değildir. Bu durum, sadece toplumca hoşgörülmediğinden, tedaviye ender olarak başvurulmaktadır; psikiyatrik semptomlar mevcut olduğu zaman da, bunlar genellikle Lezbien kadının yaşantısına reaktif niteliktedir.

Libido

Doğuştan olan ve biolojik olarak belirlenen cinsel zevk dürtüsü anlamında Freud'un ortaya çıkardığı bir terimdir. Freud, yetişkinlerin davranış motivasyonlarının birçoğunda libido'nun etken olduğunu ileri sürmüştür. Bebeklerde, libido enerjisi önce ağız çevresinde yoğunlaşır ve daha sonra giderek anüse ve dış genital organlara yönelir. Latans döneminde Oidipus çatışmalarının çözümü sonucunda libido bastırılır ve adolesans döneminde açık cinsel dürtü biçiminde yeniden ortaya çıkar. Jung, libido terimine «yaşam gücü» karşılığı olarak daha geniş bir felsefi anlam vermiştir. Libido'nun yönünü (yani heteroseksüel, homoseksüel ya da otoseksüel olmasını), birkaç faktör (genetik, yapısal ve ortamsal) belirler. Libido'nun yoğunluğu ise hayvan türlerine göre değişkenlik gösterir, ama insanlarda toplumsal şartlanmanın etkisi büyüktür.

Lobektomi, Anterıor Temporal

Entraktabl temporal lob epilepsisinde, anterior temporal löbektomi uygulanabilir. Yapısal bir lezyon (örneğin vasküler bir anomali yahut tümör) bulunan vakalarda son derece olumlu sonuçlar elde edilmektedir; ama harabiyetin hipoksik ve daha yaygın olduğu vakalarda bile bu ameliyat, muhtemelen epileptik aktivitenin kısır döngüsünü bozarak, başarılı olabilir. Nöbetler giderilemese bile, genellikle azalır, davranış bozukluğu, entellektüel performans ise düzelebilir. Bilateral temporal löbektomi, hafızada derin hasar yarattığından, bu ameliyat beynin yalnızca bir tarafında yapılabilmektedir. Ameliyatın komplikasyonları arasında öbür gözle ilgili görsel alanda hafif bir üst kuadrant bozukluğu, geçici disfazi ve diplopi, ender olrrak da hemiparezi vardır. Ablasyonun, dominan hemisferde olması durumunda ortaya çıkan işiterek öğrenme bozukluğuysa, ciddi bir kusur yaratabilir.

Logore

Aşırı ve çabuk konuşma. Bu duruma normal kimselerde de rastlanmakla birlikte, çok kere gerilim ve manik durumlara eşlik etmektedir.

__________________
Ya kendin gibi görün yada gözüme hiç görünme!


Bozuk Kırık Link varsa lutfen Ozel mesaj atarak bildiriniz,Linkleri Yenileyelim


HİÇ KİMSE BEN,BENDE HİÇ KİMSE DEĞİLİM.MENFAATLERİN ÖTESİNDEYİM ...BEKLERİM!(FARKIM TARZIM)GÖRELİM MEVLAM NEYLER,NEYLERSE GÜZEL EYLER,KUL BELA BULMAZ HAK YAZMADIKÇA,HAK BELA YAZMAZ KUL AZMADIKÇA,KUL KADERİNİ YAŞAR BAHTINA NE ÇIKARSA ..
almira isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-10-2009, 10:29 AM   #14 (permalink)
Yol Arkadasim
almira - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 10.461
Tecrübe Puanı: 1000
Rep Puanı : 22094
Rep Derecesi : almira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond repute
Standart

M

Mani

Mani, depresyondan çok daha az görülmekle birlikte, ender rastlanan bir durum değildir. İlk nöbet çok kere adolesans döneminde olur ve hastalık ortalama otuz yaşlarında başlarsa da seyrek olarak orta veya hattâ daha ileri yaşlarda başladığı da görülebilir. İyileşme kadar nöbetlerin nüksetmesi olasılığı da hemen her zaman vardır ve hastaların çoğunluğu er veya geç depresyon durumları da geçirirler.
Tipik manik hastanın davranışı kolayca tanınır. Aşırı aktiftir, zamanını uykuda geçirmek istemez ve giriştiği sayısız işi tamamlayamayacak kadar dalgındır. Aynı zamanda delidoludur, atılgandır, hiçbir kural tanımaz ve herşeyle başa çıkabilecek yetenekte olduğuna inanır. Durmaksızın konuşur ve cevap vermektense soru sorar. Bu karakteristik davranışa rağmen, genellikle ya hastanın konuşması izlenemeyecek kadar düzensizleştiği için, yahut da aslında kendinde varolmayan semptomları kabullenmekten hoşlandığı için, mani durumlarına çok kere yanlış olarak şizofreni teşhisi koyulur. Bazan, özellikle adolesanlarda ayırıcı teşhis gerçekten güçleşir; ancak, hastalığın düzenli biçimde artan bir aşırı aktivite ve duygulu bir iyimserlikle başladığı kesinse, görünüşte şizofreniyi andıran birçok özellik daha iyi değerlendirebilir.
Hasta ender olarak hastalığını kabul ettiği ve bazan başlangıçta yakınları bile bunu kabule yanaşmadıkları için, tedavi çok güç olabilir. Poliklinik tedavi birçok vakada yeterli değildir; hasta genellikle kendisine verilen ilaçları içmeden atar ve en etkin ilaç olan lityum başlangıçtaki dengeleme döneminde her gün denetim ve dozaja titizce uymayı gerektirir. Bu nedenlerle çok kere hastanın gecikmeden zorla hastaneye yatırılması gerekir; çünkü hastalar zaten güç kazanabildikleri parayı çarçur ederek, utandırıcı yahut daha da kötü durumlarla sonuçlanan cinsel maceralara girerek ve yasa dışı yollara saparak kendilerine büyük zararlar verebilirler. İyileşme safhası da yine sorunludur.
Hastanın ruhsal durumuyla davranışı bir günden öbürüne değişebilir ve her an depressif bir duruma girerek intihar girişiminde bulunması olasılığı vardır. Birçok manik - depressif kişi hastalığın nüksetmesine yatkın olmakla birlikte, olağandışı dürtü ve yaratıcı yeteneklere sahip olup çeşitli alanlarda başarı kazanırlar. Aslında, manik - depressif hastalık toplumun hem üst, hem de alt sınıflarında yaygın olan tek akıl hastalığı tipidir.

Mani A Potu

Ender görülen ve oldukça az miktarlarda alkol kullanımının şiddetli saldırgan bir davranışla birlikte yoğun psikotik eksitasyona yol açtığı bir durumdur. Bilinç bulutlanması, hafif delüzyonlar ve hallüsinasyonlar mevcuttur. Bir saatten az ya da birkaç gün sürebilir. Birdenbire geçer ve hasta uykuya dalar. Genellikle şiddetli kişilik bozukluklarından mustarip hastalarda görülür.

Manik - Depressif Psikoz

Manik - depressif hastalık, affektif bozukluklar alt grubunda yer alan en kesin tanımlanmış bozukluk olup iki ayrı ve zıt tipte tezahür eder: Depresyon ve mani Depressif safhanın diğer depresyonlardan yeterince olmasa bile ayırdedilmesini sağlayan belirli birkaç karakteristiği vardır. Çok kere daha önce herhangi bir kayıp ya da hayalkırıklığı olmaksızın, birdenbire başgösterir. Depresyon hızla derinleşir ve bazan normal bir keder durumuna hiç benzemeyen «belirli bir nitelik» taşır. Nörotik depresyonlarda olduğu gibi bir günden öbürüne değişmez, ama kesin bir günlük değişkenlik göstererek sabah görülen en kötü durum gün ilerledikçe biraz düzelebilir. Hem konuşmayı, hem de genel motor aktiviteyi etkileyen bir retardasyona sık rastlanır. Buna çok kere hastayı rahatsız edici derecede bir konsantrasyon yeteneksizliği ve en sevdiği uğraşlara bile ilgi kaybı eşlik eder. Vejetatif bozukluklar şiddetli olabilir. Hasta iştahını kaybeder, cinsel arzusu azalır ve kilosu hızla düşer. Ayrıca özellikle gecenin ikinci yarısında uyuma güçlüğü çeker. Suçluluk duyguları sık görülür ve çok kere uzun zaman önce işlenmiş önemsiz suçlar üzerinde yoğunlaşır. Vakaların çoğunluğunda depresyon, hastanın hayatın yaşamaya değer olmadığını hissetmesine yol açacak derecede derindir ve bunun sonucunda da intihar her zaman ciddi bir risktir. Karakteristik olarak hastanın yargı yeteneği bozulur. Hasta olduğuna inanmaz ve durumunun kendi güçsüzlüğü yahut akılsızlığından ileri geldiğini düşünür; ya kötü yahut değersiz bir insan olduğu, ya da kendisini bir felâketin beklediği gibi konular üzerinde yoğunlaşan delüzyonlar gelişebilir. Hastalığın manik safhası ise birçok bakımlardan depressif safhanın ters görüntüsüdür. Hasta neşelidir, hayalkırıklığı ve başarısızlıklara karşı kayıtsızdır. Normalden çok fazla enerjisi vardır ve uyuyamadığı için değil, yapacak çok şeyi olduğundan veya yorgunluk duymadığından, gecenin yarısını ayakta geçirir. Normalden fazla girişken ve daha az çekingendir; çok az tanıdığı kişilere müstehcen sözler söyleyerek yahut yersiz cinsel önerilerde bulunarak çevresini rahatsız edebilir. Bazan bu neşeli durumun yerini hemen öfke alır; hattâ bu hastalarda sinirlilik durumu, neşeden daha belirgindir. Hemen her zaman düşünce hızlanır. Zihin bir yığın tasarı ve fikirle doludur ve hasta pahalı ve gerçekleştirilmesi güç girişimlerde bulunabilir. Aynı zamanda durmaksızın ve hızlı konuşur («acele konuşma») ve çok kere tutarlı bir düşünce silsilesi sürdüremez («fikir kaçışı»). Oz-beğeni artar ve üstünlük delüzyonları gelişebilir (dünyaca ünlü bir şair olduğuna yahut ülkenin ekonomik sorunlarının çözüm yolunu bildiğine inanır). Bazı hastalarda değişik zamanlarda hem manik, hem de depressif hastalıklar gelişirken («bipoler hastalık»), bazılarında nüksedici depresyonlar görülür («ünipo-ler hastalık»); birkaçında da yalnızca manik hastalık gelişir. Karışık durumlara da sık rastlanır. Depresyonlardan önce yahut sonra kısa hıpomani episodları görülür; manik hastalıkta ise bunun tersi, yani manik safha sırasında depresyon, olur. Gerçekten de, birçok manik hastalıkta, herhangi bir safhada depressif özellikler görülür. Çok kere neşe durumu sırasında hasta kısa ağlama nöbetleri geçirir ve intihar olaylarına da sık rastlanır. Hastalığın süresi ve seyri epeyce değişkendir. Kronik depresyonlara, hattâ kronik maniye sık rastlanmakla birlikte, vakaların büyük bir çoğunluğu tedaviyle yahut tedavisiz sonunda tamamen iyileşir ve ne kadar çok nüksederse etsin, şizofrenideki gibi bir «bozukluk durumu» bırakmaz. Bir manik episodun süresi ortalama olarak yaklaşık üç ilâ beş ayken, depresyonunki altı ilâ sekiz aydır; ama her ikisi de büyük bir değişkenlik gösterir..Bipoler hastalıkların en sık görülen başlama yaşı 20-40 yaşlarıdır; ünipoler hastalıksa çok kere ilk olarak orta hattâ daha da ileri yaşlarda belirebilir. Kesin bir manik - depressif hastalık bir kez başladıktan sonra yeniden beliren episodlar kaçınılmazdır ve yaş ilerledikçe sıklaşma eğilimi gösterir; ama hastalık bu bakımdan da bir hastadan öbürüne değişkendir. Manik-depressif hastalıkta güçlü bir genetik faktör sözkonusudur ve birçok inceleme manik-depressif hastaların % 15'inde ebeveynin, kardeşlerin ve çocukların da etkilendiğini göstermiştir. Bu oran hastane gruplarından elde edildiği için, muhtemelen yüksek olabilir; ama hastalığın çocuğa geçmesi riskinin onda birden daha düşük olması ihtimal dışıdır. Kalıtım yolu bilinmemekle birlikte, en muhtemel yollar ya yetersiz penetranslı bir do- minan gen, ya da çok-faktörlü kalıtımdır. Her iki durumda da, ortamsal etkilerin de en azından eşit ölçüde rol oynadığı kesindir ve çocuklukta ebeveynden birinin kaybı böyle bir faktör olabilir. Son zamanlarda, bipoler ve ünipoler hastalıklar arasında önemli farklar bulunduğu ortaya çıkmıştır. Her iki tip vakada da «soyaçekim» bir dereceye kadar sözkonusudur (bipoler hastalıktan mustarip kimselerin etkilenen akrabalarında ünipolerden ziyade bipoler hastalık görülür, aynı durum ünipoler vakalarda da geçerlidir) ve genetik yük bipoler grupta daha belirgindir. İkisi arasında ayrıca sistematik kişilik farkları da mevcuttur: Hem manik, hem de depressif hastalıktan mustarip olanlar daha enerjik, dışa dönük olup emosyonel bakımdan daha sıcaktırlar; yalnızca depresyondan mustarip olanlarsa, daha anksiyöz ve içe dönüktürler ve belirgin obsesyonel eğilimler gösterirler. Son birkaç yıl içinde manik-depressif hastalığın fizyolojisi ve biokimyasında önemli bulgular elde edilmiştir. Manik-depressif tipteki şiddetli depresyon durumlarına çok kere hipotalamus ve beyin sapında hem katekolamin (noradrenalin ve dopa-min), hem de indolamin (5-hidroksitrip-tamin) deplesyonunun eşlik ettiğine ilişkin kanıtlar vardır ve bu depresyonla ruhsal durum değişimi arasında nedensel bir ilişki olabileceği belirtilmiştir. Böylece reserpin beyin sapı aminlerinde benzer bir depresyona yol açmakta ve depresyonu presipite edici özelliği bakımından tanınmaktadır; öte yandan, her iki antidepresan ilaç grubu, yani trisiklik grup ve mo-noamin oksidaz inhibitörleri, beyin sapındaki amin düzeylerini yükseltmektedir. Son olarak da, intihar eden kişilerin beyin sapı amin düzeylerinin, başka bir nedenle birdenbire ölen kişilere göre daha yüksek olması ihtimali vardır. Ayrıca, bütün vücuttaki denge incelemelerine dayanan ve depresyonda intrasellüler sodyum muhtevasının anormal yükseldiğine,manide çok daha fazla yükseldiğine ve hastalığın iyileşmesinden sonra bu anormalliklerin de düzeldiğine ilişkin raporlar da vardır.
Manik-depressif hastalığın tedavisi, her zaman yeterli olmamakla birlikte, oldukça basittir. Depresyon vakalarından birçoğu ya bir trisiklik antidepresana, ya da ECT'ye cevap verir. Bazı hastalar selektif olarak bunlardan yalnızca birine cevap verirlerse de, depresyon ne kadar şiddetliyse, ECT'nin gerekmesi ihtimali de o kadar fazladır. MAO inhibitörleri genellikle etkisizdir. Manik hastalıklar çoğunlukla fenotiazinler yahut haloperidol ile kontrol altına alınır. Son zamanlarda lityum tuzlanyla uzun süreli tedavinin, manik-depressif (özellikle manik öğenin belirgin olduğu) hastalardaki ruhsal durum değişimlerini giderdiği veya azalttığı ileri sürülmüştür. Kanda yüksek" lityum düzeyleri toksik olduğundan dikkatli bir dozaj kontrolü ve kan düzeylerinin sık sık belirlenmesi şarttır. Bu tedavinin yararı doğrulanırsa, yalnızca büyük bir terapötik aşama olarak kalmayacak, aynı zamanda teorik alanda yeni görüşler getirmesi bakımından da büyük bir önem taşıyacaktır.

Marchıafava Hastalığı (Marchaıafava -Bıgnamı Hastalığı )

Seyrek rastlanan ve öncelikle İtalyan erkeklerinde görülen, korpus kallosumda primer dejenerasyon karakteristiği gösteren bir durumdur. Konvülsiyonlar, motor semptomlar ve belirtilerle birlikte demans mevcuttur; ayrıca anamnez, aşırı miktarlarda ucuz kırmızı şarap kullanımı gösterir. Bu durumun henüz bilinmeyen bir toksinden ileri gelmesi ihtimali vardır; bir vitamin yetersizliği hastalığı sayılmamaktadır.

Mastürbasyon

Mastürbasyon, kişinin cinsel heyecan yaratmak amacıyla kendi dış genital organlarını bilerek uyarmasıdır. Genital alanın zevk duyumları yaratmak amacıyla uyarılması, erken bebeklik döneminden başlayabilir. Bu fenomen kız bebeklerde, erkek bebeklerde olduğundan daha yaygındır; bebek genellikle bacaklarını bitiştirip sürterek bir zevk duyumu sağlar; hattâ cinsel bakımdan olgunlaşmış bir yetişkindeki orgazmdan yalnızca ejakülasyon olmaması bakımından farklı, gerçek bir orgazma varabilir. Seyrek olarak da, bebekler pişiklerin ya da bir barsak enfestasyonunun yol açtığı kaşıntıyı hafifletmek için mastürbasyon yapabilirler. Daha büyük çocuklardaysa, mastürbasyon hem erkek, hem de kız çocuklar arasında eşit ölçüde yaygındır. Bu durum başlı başına anormal değildir ve hiçbir zararlı kötü etkiye yol açmaz; ama kompülsif bir alışkanlığa dönüşürse (yani iç-direnç eşlik ederse), suçluluk duygusuna, utanca ve depresyona yol açarsa, yahut açıkça uygulanırsa, tıbbi dikkat gerektirir. Dolayısıyla gençlerde sık mastürbasyon, gizlilik içinde uygulandığı ve zihinsel bir acı çekme durumuna yol açmadığı sürece, psikopatolojik bir önem taşımaz. Büyük çocukların açıkça mastürbasyon yapmalarıysa, bir dikkati çekme fenomeni ve ilgi yoksunluğu belirtisidir.
Adolesans döneminden sonra, erkeklerin % 96'sı ve kadınların % 60'ı orgazmla sonuçlanan mastürbasyon eylemini sürdürürler. Bunun zararlı fiziksel yahut zihinsel etkilere yol açtığına ilişkin hiçbir kanıt yoktur. Oysa çocukluk döneminde dinsel ve ahlaksal tutumlarla şartlanma sonucu, mastürbasyonla ilgili olarak duyulan anksiete ve suçluluk duygusu, adolesans döneminde anksiete durumlarına yahut ano-genital pruritus veya genital organlarda ağrı gibi psikosomatik bir bozukluğa yol açabilir. Kadınlarda, mastürbasyonun daha ileri dönemlerde cinsel temas sırasında orgazma varmayı önlediğine ilişkin yaygın görüşü destekleyen hiçbir kanıt yoktur.
Ender görülen, habitüel mastürbasyon yahut orgazm yaratmak amacıyla rektuma yabancı cisimler sokulması gibi, normal cinsel davranış dışı sayılan durumlar gerçek bir sapıklık olarak kabul edilmektedir. Bebeklerde mastürbasyon ise, hiçbir patolojik anlam taşımaz. Bu durumu önlemek istiyorsa, annenin bezi bebeğin bacaklarının bitişik durmasını önleyecek biçimde bağlaması, bunun dışında da bebeğin mastürbasyon yapmasıyla ilgilenmemesi gerekir. Habitüel ve anal tipteki mastürbasyon (gerçek otoerotisizm) temelindeki etkenin tedavisini gerektirebilir.

Mazohizm

İlk olarak Sacher-Masoch adlı romancının tanımladığı mazohizm, orgazma varmak için işkence etmenin, aşağılamanın ve ceza vermenin şart olduğu görüşünden yola çıkan bir durumdur. Mazohizm çok kere sadizmle birlikte uygulanır ve başkalarına, özellikle ebeveyne karşı duyulan saldırganlık impulslarını, kişinin kendisine yöneltme yolu olarak düşünülmektedir. «Zincire vurma» gibi otoseksüel tipte mazohizmde, kişi orgazma varmak için kendisini iplerle yahut lastiklerle veya plastik torba gibi nesnelerle bağlar. Homoseksüel veya heteroseksüel mazohizmdeyse, karşı yahut aynı cinsiyetteki cinsel eş tarafından kırbaçlanır ve aşağılanır. Birçok nevroz, ilaç iptilâsı, alkolizm ve intihar girişimi vakalarında, kendini cezalandırma niteliği sözkonusudur. Bu durum Freud'un bunları mazo-hizm biçimleri olarak görmesine yol açmıştır,çocukluk döneminde ebeveyne duyulan cinsel impulsların ilerde bastırılması sonucu ortaya çıkan suçluluk duygusunu bağışlatmak için kişinin kendini cezalandırma isteği duyması. Moral mazohizmdeyse, bazı dinsel uygulamalarda ve bazı evlilik ilişkilerinde görülen, daha geniş kapsamlı toplumsal egemenlik ve cezalandırma öğesi sözkonusudur. Tedavi psikoterapi yoluyladır; son yıllarda davranış terapisinin de başarı sağladığı ileri sürülmektedir.

Megalomani

Bu terimin kaps***** giren, abartılmış bir kendine önem verme durumu, en karakteristik olarak manide ve paranoid hastalıklarda görülür. Paranoid hastalıklarda, megalomanyak fikir içeriği daha tuhaf ve sistemlidir (örneğin soylu bir aileden geldiğine, yahut Tanrının elçisi olduğuna inanır). Manideyse, birçoğumuzda görülen bir eğilim olan kendini önemseme ve övmenin sınırsız bir abartılması biçiminde belirir (örneğin büyük bir yeteneğe, sezgiye yahut servete sahip olduğuna inanır).

Melankoli

Melankoli, M.Ö. 4 üncü yüzyılda Hippokrat'ın tanımladığı dört delilik tipinden biriydi ve bunu izleyen 2000 yıl süresince akıl hastalıklarıyla ilgili bütün sınıflandırmalarda yer aldı. Oysa artık bu terim kullanılmamaktadır ve yerini onun kadar şiirsel olmayan «depresyon» terimi almıştır. Bugün melankoli terimi kullanıldığında, şiddetli veya psikotik depresyon mevcudiyeti anlaşılmalıdır.

Menapoz

Menopoz âdetlerin son olarak kesilmesi anl***** gelirse de, klimakterik kelimesiyle eş anlamlı kullanılmaktadır. Östrojen yetersizliği, genital yolda kızarmalara ve değişken bir atrofiye yol açar. Doğurganlık döneminin son bulmasına ve menopozun fizik semptomlarına karşı bir tepki olarak gelişen emosyonel bozukluğa sık rastlanır. Bu yaşta açık anksiete durumları ve depressif hastalıklar da yaygın olmakla birlikte, bunların doğrudan doğruya hormonal değişimlerden ileri geldiğine ilişkin hiçbir kanıt yoktur.
Menopoz sırasında ve sonrasında aktif bir cinsel yaşantı sürdürülmemesi için bir neden yoktur. Genital atrofi cinsel teması güçleştirebilirse de, östrojen tedavisiyle bu durum giderilebilir.
Menopoz durumundaki kadınlara açıklamalarda ve telkinde bulunularak yardım edilebilir, ama açık psikiyatrik bozukluklar uygun bir tedavi gerektirir. Östrojenler yalnızca östrojen yetersizliğine işaret eden belirgin fizik belirtiler mevcutsa endikedir.

Mesomorf

Mesomorf, Sheldon'un somatotip sınıflandırmasındaki başlıca üç beden yapısı tipinden birinin özelliklerini taşıyan kişidir. Karakteristikleri mütenasip bir atletik çatı ve gelişmiş kaslardır.

Migren

Migren, dış karotis arterinin ağrıya duyarlı kranial dallarında, başağrısma yol açan, vazokonstriksiyon ve bunu izleyen dilatasyondan ileri gelir. Başlangıçta genellikle ünilateraldir ve sinirlilik, bulantı, fotofobi, bazan vizüel ve sensör bozukluklar, konstipasyon ya da diyare eşlik eder. Migrenden mustarip kimselerin kişilikleri karakteristik olarak obsesyoneldir, hırs ve becerileri yüksek düzeydedir, esnek olamazlar ve duydukları düşmanlığı açıkça ifadeden kaçınırlar. Çatışma dönemlerinde, bu hastalarda anksieteyle früstrasyon artar ve bazan kinci bir tutum gösterirler. Migreni bazan emosyonel stress presipite ederse de, çok kere kalıtsal bir predispozisyon sözkonusudur ve hipertansiflerde gösterdiği oran normotansiflerdekinin beş katıdır. Serotonin ve öteki aminlerin (örneğin tiramin) de bu sendromun gelişmesinde rol oynayabilecekleri düşünülmektedir ve aminleri deprese eden reserpin migren nöbetini harekete geçirebilmektedir. Bir serotonin antagonisti olan metiserjid çok kere nöbet sıklığını azaltmakta, ama nöbet sırasında etkisiz kalmaktadır. Eğer başağrısı hafifse, aspirin yahut kodein fosfat gibi analjezikler etkin olabilir; şiddetli vakalardaysa, vazokonstriksiyon sağlayan ergotamin tartrat gerekebilir. Früs-trasyona yol açan durumlardan kaçınılması da, nöbet sıklığını azaltabilmektedir.

Mikropsi

Normal kimseler düş sırasında yahut uykudan uyanırken nesnelerin büyüklüklerini değişik görebilirler. Bu gibi boyut değişimleri patolojik durumlara eşlik ettiği zamansa, genellikle toksik bir konfüzyon durumuna işaret eder: Deliriumlar, ilaç (özellikle LSD) entoksikasyonları ya da daha seyrek olarak temporal veya oksipital lob epilepsisi.

Mikrosefalı

Bu terim «ufak-kafalı» anl***** gelir ve genellikle kafa çevresinin yaş ve cinsiyete göre ortalamanın altındaki üç Standard sapmadan daha küçük olması durumunda kullanılır. Mikrosefali, Mongolizm (Down sendromu) ve fenilketonüri gibi akıl geriliği gösteren birçok bozuklukta rastlanan klinik bir belirtidir. Bundan başka ender görülen ve bir otosomal resessif genden ileri gelen genetik mikrosefali, radiojenik mikrosefali, normal değişkenliğin aşırı bir ucu sayılan «fizyolojik» mikrosefali ve ateleiotik cücelik veya pig-me tiplerinde görülen mikrosefali de vardır.

Miksödem

Miksödemin erken dönemlerinde psikolojik fonksiyon bozukluğa uğrar. Hastalarda gittikçe artan bir yavaşlık ve unutkanlığın gelişmesiyle birlikte konsantrasyon ve ilgi bozulur. Bazı hastalarda apati, bazılarındaysa huysuzluk, sinirlilik ve kavgacılık görülür. Bütün bu semptomlar tiroksin tedavisiyle düzelir. Vakaların bir oranında açık psikoz, yani «miksödema-töz delilik» görülür. Bazı hastalarda organik bir psikoz başgösterir; birkaç vakada demans, diğerlerindeyse subakut delirium mevcuttur. Subakut delirium vakalarında görülebilen çeşitli psikotik özellikler bir bilinç bozukluğu çerçevesinde yer alır. Bazı hastalarda fonksiyonel bir psikoz da gelişebilir. Bazılarında genellikle retardasyonun, seyrek olarak da ajitasyonun eşlik ettiği şiddetli depresyon mevcuttur. Vakaların bazılarında da oditer hallüsinasyonların ve berrak bir bilinçlilik ortamındaki paranoid delüzyonların eşlik ettiği, şizofreniye benzer bir hastalık görülür. Organik psikozlar yeterli bir tiroksin tedavisiyle genellikle geçer. Fonksiyonel bozukluklardaysa tiroksine cevap bu kadar kesin değildir ve birçok vakada elektrokonvülsif terapi ile psikotrop ilaç tedavisi de gerekebilir.

Mizaç

Mizaç bir kimsenin emosyonel yahut örektik yapısının karakteristik özellikleri anl***** gelir: Yani ruhsal durumunda önde gelen nitelik ve denge kararsızlığı, emosyonel tepkilerinin çabukluğu ve yoğunluğu. Kişiliğin mizaç yönünü, genellikle yapının belirlediği ve temelinin genetik olduğu kabul edilmektedir. M .S. 2 inci yüzyılda Galen, Hippokrat'ın görüşlerini genişleterek dört mizaç tipi ileri sürmüştür: Melankolik, kolerik, iyimser ve flegmatik. Bu mizaç tipleri vücuttaki belli «hümörlerin» oranına göre belirleniyordu. Daha yeni teoriler arasında, psikiyatri alanında en etkili olan Kretsehmer'inki olmuştur. Kretschmer iki karşıt beden yapısı tipi tanımlamıştır: Piknik (tıknaz ve yuvarlak hatlı) ve leptosomatik ya da astenik (ince kemikli, uzun ve zayıf yapılı) tipler. Ayrıca, bu iki tipin arasında yer alan bir «atletik»tipten de sözetmiştir. Kretschmer piknik tiplerde ruhsal durumun değişkenlik gösterdiği, siklötimik bir kişiliğin geliştiğini ve bu tiplerin aslında girişken ve iyi huylu olmakla birlikte, manik depressif psikoza yatkın olduklarını ileri sürmüştür. Öte yandan, leptosom ise şizotimik (yani içine kapanık, utangaç ve eksantrik) ve şizofreni gelişimine yatkındır. Şizofreniyle bu mizaç tipi arasında birtakım korelasyonların bulunduğuna ilişkin bazı ampirik dayanaklar vardır. Kişileri, üç temel beden yapısına doğru olan eğilimleri bakımından somatotiplere ayıran Sheldon da buna benzer, ama daha geniş kapsamlı bir teori ileri sürmüştür. Bu somatotiplerektomorf, mesomorf ve endomorf daha ziyade Kretscmer'in tiplerine benzemekte ve karakteristik mizaçlarda yansıdıkları düşünülmektedir.

Mongolizm

(Down sendromu)
Mongolizm vakalarının yaklaşık % 97' sinde 21 no. lu kromozom trisomisi olduğu sanılan, G grubundan fazla bir otosomal kromozom vardır; geri kalan % 3' üyse, bazıları normal ve trisomik hücrelerin karıştığı mozaik vakalar, bazıları da fazla G grubunun başka bir G grubu kromozomla (G/G translokasyonu) yahut bir D grubu kromozomla (D/G translo-kasyonu) birleştiği kromozomal translokasyon vakalarıdır.
Translokasyon mongolizmi gösteren hastaların ebeveynleri ve akrabaları dengeli birer translokasyon taşıyıcıları olabilir; bu durum sitogenetik tekniklerle teşhis edilir ve evlenen çiftlere genetik bilgi verilirken değinilmesi önemlidir, çünkü bu gibi taşıyıcıların mongoloid çocuk dünyaya getirmeleri riski yüksektir. Mongolizm insidansı yaklaşık olarak canlı doğan 660 bebekten biri olarak belirlenmiştir. Doğumda kendini belli eder. Klinik özellikleri arasında tipik yüz biçimi, kısa gövde ve derin vücut boşlukları, genel hipotoni, alacalı deri rengi, bazı vakalarda tek transvers avuç içi çizgileri ve ayak tabanında birinci ve ikinci parmaklar arasından geriye doğru bir iz, blefarit, iriste benekler (Brushfield lekeleri), sık sık da konjenital kalb bozukluğu vardır. Akıl geriliği birçok vakada şiddetlidir. Mongoloid kişilerde beklenecek en yüksek akıl fonksiyon düzeyi yaklaşık IQ 60 olmakla birlikte, birçoğu çok daha düşük olduğundan bu düzey olağan dışıdır. Antibiotiklerde kaydedilen ilerlemeler yaşam süresini epeyce uzatmıştır; ilk yıldan sonra yaşamayı sürdüren birçok mongoloid bebeğin normal ya da normale yakın bir süre yaşamaları beklenebilir. Yine de bu bebekler solunum yolu enfeksiyonları ve pnömoniye karşı özellikle duyarlıdırlar.

Motor Bozukluklar

Akıl bozukluğu vakalarında motor bozukluklar çok sık ve çeşitli tipte görülür. Hareket azalması stupor'daki yahut katalepside görülen taşlaşmış pozlardaki gibi tam bir hareketsizlik biçiminde belirebilir. Retarde depresyon vakalarındaki gibi ifade hareketlerinin ve özellikle jestlerin tamamen kaybolduğu hareket yavaşlaması ve azalması da olabilir. Hareket artışıysa, manide görülen hızlı, abartılmış ve değişken hareketlilik ya da ajite depresyondaki huzursuzluk ve daha tekrarlı hareketlilik biçimindedir. Hareket anormalliği stereotip davranışlar, yapmacıklı hareketler ve katalepsideki otomatik itaat biçiminde, yahut da obsesyonel hastalarda görülen tekrarlı ritüeller biçiminde belirir. Tiklerde, tremorlarda ve habitüel spazmlarda sınırlı tekrarlı hareketler görülebilirken, birçok organik hastalıkta da motor bozukluklar gelişebilir.

Muayene, Psikiyatrik

Vakaların hepsinde aşağıdaki soruların cevaplandırılmasına çalışılmalıdır: 1. Bu hastada niçin şu anda psikiyatrik semptomlar gelişti?
2. Niçin bu tip bir bozukluk gelişti?
3. Hangi tedavi yöntemleri endikedir?
4. Bozukluğun mevcut ve gelecek durumunda prognoz nasıldır?
Bu sorular hastadan ve yakın bir akrabası yahut dostundan dikkatli bir anamnez alınarak, akıl durumu incelenerek ve tam bir fizik muayene yapılarak cevaplandırılır. Soruşturma ustalığı hastayla erken bir ilişki kurmaya ve katkılı bir gözlemci rolünü benimsemeye bağlıdır. Psikiyatrist verileri hangi sıraya göre düzenleyeceğini kendisi belirlemelidir, ama hastanın doğal bir sırayla konuşmasına da izin vermelidir; bu arada, arasıra konuya yön verebilir ve bazan belli bir hususu aydınlatmak için daha erken bir safhaya dönebilir. Psikiyatrist, hastanın söylediklerini anladığı zaman bunu belirterek onu rahatlatmalı ve ne kasdettiğini anlamadığı zaman bunu da açıkça söylemelidir. Bazan iki seansta tamamlanması gerekebilen ilk görüşme, anamnezin alınmasını (mevcut hastalık, daha önceki sağlık durumu, kişisel geçmiş, vb.) kapsar ve ayrıntılı muayenede ele alınması gerekli odak noktalarına ilişkin ipuçları sağlar. Klasik bir şizofrenik hastalık yahut organik bir demans gibi bazı bozukluklara, mevcut hastalıkla ilgili anamnezin alınması ve akıl durumunun muayenesi yoluyla teşhis koyulabilir. Oysa nevroz ve affektif bozukluk vakalarının çoğunluğunda, hastanın daha önceki kişiliğine ve yaşantısına daha çok dikkat edilmelidir. Akılda tutulması gereken esas nokta, anksiete, depresyon, vb. gibi durumların, tıpkı bir enfeksiyon hastalığındaki pireksi gibi, yalnızca semptomlar oldukları ve teşhisin temeldeki etkene dayandığıdır. Psikiyatrik bozukluklarda yanlış teşhis ve tedavi, genellikle yalnızca semptomların değerlendirilmesinden ve etyolojinin ihmalinden ileri gelir. Hekim etyoloji sorununa, hastanın hasta olmadan önce nasıl bir kişilik gösterdiğini kendi kendisine sorarak yaklaşmalıdır:
1. Hasta yaşamı boyunca hiçbir zaman
dengesiz bir uyumdan fazla başarı sağlayamamış bir kişi miydi? Böyle bir hastanın anamnezinde, bazıları öbürlerinden daha stress'li birçok olaya karşı bir tepki olarak gelişen psikiyatrik semptomlar bulunacaktır. Bu durumda, mevcut semptomlar bir kişilik bozukluğu bakımından geçerli midir?
2. Hasta daha önce olumlu bir kişiliğe sahiptiyse, eskiden her zaman çözümleyebildiği halde, bugün çözümleyemediği olağanüstü bir stress ile mi karşılaştı? Bu stress'ler fiziksel, endokrin yahut psikojen olabilir; psikojen stress'ler ise nonspesifik, spesifik ya da hastanın özel bir duyarlık gösterdiği çeşitten olabilir. Bunlar ayrıca kümülatif ve ek nitelikte de olabilir. Böylece, klimakterik devre ile ilgili bir menoraji nedeniyle anemik olan ve hasta annesine bakan bir kadın, eşinin ölümünün yol açtığı ek bir stress'den sonra ruhsal çöküntüye uğrayabilir.
3. Hastanın kişiliği genellikle dengeli olsa bile, psikiyatrik hastalığa (örneğin depresyona) karşı genetik bir predispo-zisyon sözkonusu olabilir; böylece oldukça hafif bir stress, çok kere karakteristik özellikler gösteren böyle bir hastalığı presipite edebilir. Bu tip bir genetik predispozisyonun kanıtları hastanın ailesiyle ilgili anamnezinden yahut kişiliğinin bazı karakteristiklerinden ortaya çıkarılabilir.
Yukarıda özetlenen biçimde bir araştırmadan sonra, hastada niçin şu anda belli bir bozukluğun geliştiğine ilişkin gerçekten akla yatkın bir açıklama bulunamazsa, vaka subjudice bırakılır. Daha ileride yapılacak araştırmalar hastanın stress' leri çözümleyememesine ve sonucunda psikiyatrik semptomların gelişmesine yol açan temel etken olarak, gizli kalmış bir organik bozukluğu ortaya çıkarabilir. Psikiyatrik teşhis, esas olarak, kesin olmalıdır; çünkü organik bir etken ihtimalinin «elimine edilmesi» tehlikeli olabilir. Aynı şekilde, fizik muayene her zaman önem taşımakla birlikte, anamneze dayanan ipuçları hangi bedensel sistemin daha çok dikkat gerektirdiğine işaret edecektir. Yetişkin genç hastalarda fizik muayene çok kere negatif bulgu verir, ama bu bilgi hastaya güven vermede kullanılabilir; muayene ayrıca hastaya psikiyatristin de bir hekim olduğunu hatırlatır.

Multıple x Sendromları

Bu sendromlar, X kromozomunun düpli-kasyon veya triplikasyonuyla ilgili kromozom anomalileridir. Erkeklerde Klinefel-ter sendromu yahut kadınlarda trisomi biçiminde gelişir. Akıl bozukluğuna her zaman değilse bile sık rastlanır.

Munchausen Sendromu

Ameliyatın zorunlu sayılabileceği ciddi bir labdominal bozukluk belirtileri dolayısıyla sık sık hastaneye yatırılmaları gereken ufak bir grup hasta vardır. Laparotomi hiçbir anomali göstermez, hasta taburcu edilir ve ileride aynı semptomlarla başka bir hastaneye başvurur. Nedeni anlaşılmayan bu tuhaf durumun karakteristikleri tekrarlanan laparotomiler, psikopatik kişilik eğilimleri ve hastanın bilerek kendisine zarar vermesidir. Bir tıp yahut cerrahi servisine yatırılmak için hastaneden hastaneye dolaşan bu hastalar psikiyatri servisine ender olarak ulaşırlar.

Müzik Terapisi

Müzik yoluyla ruhsal durumu etkileme yöntemi, akıl bozukluğunun tedavisinde uygulanmıştır. Yatıştırıcı, heyecanlandırıcı, fantazi uyarıcı ya da başka özellikleri bakımından, belli müzik parçaları seçilir; hastalar bunları genellikle grup halinde dinlerler. Çocuklar arasında perküsyon grupları yahut daha sofistike müzik grupları kurulabilir; sonucunda gösterilen faaliyet, ruhsal bozukluğu olan çocuğu topluma alıştırmada yararlı olmaktadır.

__________________
Ya kendin gibi görün yada gözüme hiç görünme!


Bozuk Kırık Link varsa lutfen Ozel mesaj atarak bildiriniz,Linkleri Yenileyelim


HİÇ KİMSE BEN,BENDE HİÇ KİMSE DEĞİLİM.MENFAATLERİN ÖTESİNDEYİM ...BEKLERİM!(FARKIM TARZIM)GÖRELİM MEVLAM NEYLER,NEYLERSE GÜZEL EYLER,KUL BELA BULMAZ HAK YAZMADIKÇA,HAK BELA YAZMAZ KUL AZMADIKÇA,KUL KADERİNİ YAŞAR BAHTINA NE ÇIKARSA ..
almira isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-10-2009, 10:30 AM   #15 (permalink)
Yol Arkadasim
almira - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 10.461
Tecrübe Puanı: 1000
Rep Puanı : 22094
Rep Derecesi : almira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond repute
Standart

N

Naevoıd Amentıa (Sturge-Weber Sendromu)

Fakomatozlar grubundan, seyrek rastlanan bir durumdur. Çok kere şiddetli olabilen akıl geriliği eşlik eder. En belirgin fiziksel tezahürü, genellikle ünilateral olan, bazan da yüzün öbür yanına da yayılan, yüz hemangiomasıdır. Meninkslerdeki genişlemiş kan damarları, yaş ilerledikçe kireçlenir. Epilepsi yaygındır ve kontralateral hemipleji görülür. Şiddetli vakalarda hastalar erken yaşta ölürler, ama bazı hastalar daha uzun, hattâ normal bir süre yaşarlar. Tedavi akıl geriliği derecesine göre değişir; gerektiğinde, epilepsi için semptomatik tedaviye; paraliz için ise fizyolojik rejimlere başvurulmalıdır.

Narko - Analiz

ikinci Dünya Savaşı sırasında görülen savaş nevrozlarında yaygın olarak kullanılan bir tedavi biçimidir. Yöntem, genellikle kısa sürede etki gösteren tiopenton ya da metoheksiton sodium gibi bir barbi-türatla yavaş i.v. enjeksiyon tekniğidir. İ.v. sodium amilobarbiton da kullanılabilir. Enjeksiyon yavaş ve subhipnotik dozlarda uygulanmalıdır. Hasta tam bir gevşeme durumuna girer, rahatlık ve huzur duygusuyla birlikte düşüncelerini dile getirme arzusu ve ifade kolaylığı hisseder. Bastırılmış anıları, duyguları ve çatışmaları dile getirebilir. Yakın zamanda önemli ve şiddetli bir travma geçirmiş hastalarda, özellikle histerik konversiyonların giderilmesinde bu teknikle başarı sağlanır. Psikojen amnezi de giderilebilir; oysa organik kökenli amnezinin bu teknikle şiddetlenmesi ihtimali vardır ve bu gibi hastalarda ölüm rapor edilmiştir.

Narkolepsi

Doğal uykuya dalma eğiliminin artmasıdır. Normal olarak uyku getiren sıkıntı, gevşeme ve monotonluk gibi durumlar kadar, cinsel heyecan gibi emosyonlar dauyku yaratır. Ancak narkoleptiklerde yürüme, iskambil oynama, yemek yeme gibi eylemler sırasında da uyku egemendir ve yalnızca utanca değil, çalışmanın aksamasına da yol açabilir.
Semptomların başlamasıyla birlikte, obeziteye yol açan bir kilo alma görülebilir. Habis bir intraserebral bozukluğu andıran ek semptomlara rağmen, nörolojik incelemeler negatif bulgu verir. Semptomlar arasında katapleksi, uyku paralizi ve hipnagojik hallüsinasyonlar vardır. EEG normaldir ve nöbet sırasında uykuya özgü değişimlerin yanısıra, hastanın REM safhasına olağandan daha çabuk ulaştığını gösterir. Uyanıklığı artırmada amfetamin tedavisi başarılı olmakla birlikte, gereken yüksek dozlarda akut paranoid psikozların egemen olması tehlikesi mevcuttur.

Narkoz

Bugün envolüsyonel melankoli gibi durumlarda 2-3 haftalık sürekli narkoz yerine daha etkin başka tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Ancak, 5-7 gün süreyle, daha değiştirilmiş bir sürekli narkoz tedavisi, reaktif anksiete ve gerilim durumlarının tedavisinde, özellikle hasta kilo kaybetmişse, başlangıç safhasında sık sık yarar sağlamaktadır.
Bazı anksiyöz ve gerilimli hastalar, özellikle çok acı bir yaşantı geçirmişlerse, sorunlarını anlatmada güçlük çekerler. Bu gibi hastalarda tiopenton gibi bir ilaçla oluşturulan yarı narkoz durumu, çok kere güçlü bir katarsis eşliğinde duygularını ve yaşantılarını dile getirmelerini sağlar ve bu yöntemin yarattığı bağımlı ilişki yerinde kullanıldığı zaman ileride uygulanacak terapide de yararlı olabilir. Savaş sırasında sık görülen tipte çok akut ve acı veren bir yaşantı, amnezi durumuna yol açabilir; narkoz altında yeniden bilince ulaşabilen bu yaşantıyı, hastanın çok kere büyük bir emosyonel deşarj eşliğinde yeniden yaşaması terapötik bakımdan çok yararlıdır.

Narsisizm

Bebeğin psikolojik gelişiminde yer alan primer narsisizm safhasında libidosu yada zihinsel enerjisi kendi bedenine yönelir; sekonder narsisizm safhasında da bu öz-sevgi ebeveynine ve öteki otorite kişilere karşı takındığı tutumları yansıtır. Yetişkin yaşamdaysa, sevgi objeleri kendi benliğini yansıtabilir-bu narsisist bir obje seçimidir. Bazı homoseküeller bu tip «eş» ler seçerler.

Nefrojenik Dıabetes Insıpıdus

Kadın taşıyıcılar yoluyla yalnızca erkekleri etkileyen ve bebeklikte poliüri semptomu gösteren, cinsiyete bağlı bir bozukluktur. Çok kere aynı zamanda akıl geriliği mevcuttur.

Negativizm

Negativizm en karakteristik olarak kata-tonik şizofrenide görülür ve hastanın itaate direnç veya aktif karşıt eylem göstererek karşı koyması biçiminde tezahür eder. Hasta ağzına koyulan besini Tutmamakta direnir ya da sorulara hiç cevap vermez ve görüşme bittiği zaman konuşmaya başlar.

Nekrofili

Bir ölüyle cinsel temasta bulunma yoluyla cinsel tatminin elde edildiği bir cinsel sapıklık biçimidir. Birçok vakada sözkonusu sapık kişi, şizofreniden mustariptir. Ancak, yakın zamanlarda bazı gençler arasında gelişen psikopatik karakterdeki bir ölüm kültünün de nekrofilik aktiviteye yol açması muhtemeldir.

Neolojizm

Neolojizmler, şizofreni hastalarında görülen, düzensiz düşünceyi yansıtan konuşma bozukluğunun bir bölümünü oluşturur. Bunlar basit bir «abuksabuk» konuşma, bazan da yoğunlaştırılmış bir düşünce ifadesi ya da bir çeşit yersiz söz oyunu biçiminde olabilir.

Nevrasteni

Bu terimi ilk olarak 1867 yılında kullanan Beard, nevrasteninin sinir hücresi yorgunluğundan ileri gelen bir durum olduğuna inanıyordu. Klinik tablonun karakteristikleri, birçok psikosomatik şikâyetin eşliğinde, şiddetli halsizlik, güçsüzlük duyguları ve sinirlilikti. Bu teşhis bugün ender kullanılmakla birlikte, bazan tek semptom olarak hiçbir etkeni bulunamayan ve hiçbir tedavinin işe yaramadığı inatçı bir halsizliğin mevcut olduğu hastalara rastlanmaktadır. Gerçekten nevrastenik bir hastaya yanlış olarak kolayca depresyon vakası teşhisi koyulabilir.

Nihilistik Delüzyonlar

Nihilistik delüzyonlara tipik olarak şiddetli ajite depresyonlarda-özellikle envo-lüsyonel melankolide rastlanır. Hasta hiçbir duygusu kalmadığı, öldüğü, kendisini her gün ziyarete gelen eşinin de öldüğü, dünyanın varolmadığı gibi düşüncelerinde diretir. Şiddetli retarde depresyonlarda ve bazan organik yahut şizofrenik hastalıklarda da benzer delüzyonlar görülmektedir. Bunların geçmişe kıyasla bugün daha az yaygın olmalarının nedeni muhtemelen şiddetli depresyonların artık bu gibi aşırı semptomlar gelişmeden önce etkin biçimde tedavi edilebilmeleridir.

Nöbetler

Epileptik bozuklukların görüntüsel davranış tezahürlerini tanımlamak için kullanılan birçok terimden biridir. Aslında karakteristik olarak bir epilepsi nöbeti görünümüne tekabül eden davranış sendromudur. Bu durumda da, ayırıcı teşhis için bir temel oluşturan şikâyeti yansıtır. Ayırıcı teşhiste aşağıda kaydedilen durumlar ele alınır: Serebral olaylar Kökeni bilinmeyen epilepsi; konjenital serebral bozukluklar; intrakranial tümörler (sekonder birikimler dahil); serebrovasküler bozukluklar; serebral travma; serebral enfeksiyonlar; serebral dejenerasyonlar. Sistemik olaylar Entoksikasyonlar ve ilaç abstinansı; üremi; hipoglisemi; kardiovasküler bozukluklar; sistemik enfeksiyonlar. Histerik nöbetler

Noktürnal Enürez

Geceleri yatağı ıslatma. Bu yaygın bozukluğun çocukluk döneminde taşıdığı önem «ENÜREZ» de ele alınmıştır.

Noradrenalin ( Norepinefrin )

Noradrenalin, postganglionik adrenerjik sinirlerin ileticisidir ve ayrıca muhtemelen beyinde de bulunmaktadır. Periferide, öncelikle sempatik sinir sistemindeki alfareseptörlerini uyararak sonucunda kan basıncının yükselmesine ve periferik vasküler direncin artmasına yol açar. Serebral kan dolaşımı yavaşlar. Beyindeyse, noradrenalin muhtemelen ruhsal durum, öğrenme reaksiyonları ve ödül sinyal sistemlerinin temelindeki *****izmalardan sorumludur. Adrenerjik s'napsta, «yoğun -çekirdek» vesiküllerinde ATP (adenosin trifosfat) ile bir kompleks halinde depolanır ve eksositozla salgılanır. Reseptördeki etkisinin sona ermesi, presinaptik terminale geri-akımına (re-uptake) bağlıdır. Kokain, amfetamin ve imipramin gibi ilaçlar bu geri-alımı bloke ederek reseptörlerdeki etkin serbest amin düzeylerini yükseltirler. Bu maddelerin ruhsal durumu canlandırıcı etkileri muhtemelen bundan ileri gelmektedir. MAOI'ler de ana enzim olan ve noradrenalini yıkıma uğratan monoamin oksidazı bloke edip beyindeki serbest noradrenalin düzeyini yükselterek ruhsal durumu canlandırırlar. Bu bileşiklerden bazıları ayrıca depolardaki noradrenalini de serbest bırakabilir ya da noradrenalin reseptörlerinde başlı başına etki gösterebilirler. Re-serpin hem katekolaminlerin, hem de serotoninin depolarını yıkarak beyin ve periferideki düzeylerde önemli düşüşlere yol açar. Bunun sonucunda klinik depresyon tablosu gelişebilir. Noradrenalin metabolizmasında rol oynayan ikinci bir enzim de, noradrenalini Or-to pozisyonunda metilliyerek normetadrenalin ve vanil mandelik asit (VMA) üretimini gerçekleştiren katekol-O-Metil transferazdır.

Nöro - İleticiler

Sinir impulsunun bir hücreden öbürüne iletimi sinapsta ve yalnızca bir yönde gerçekleşir. Pre-sinaptik fibrilden gelen impuls, yaklaşık 200 Angström ünitelik sinaptik boşluktan geçerek, ikinci nöronun
post-sinaptik membranma ulaşır. Sinaptik iletimde, presinaptik membrandan salgılanan spesifik bir madde aracılık eder. Bu madde (nöro-iletici), aksonun ucundaki çok ufak sinaptik veziküllerde depolanır. Nöro-iletici, bitişik sinir hücresi membranıyla reaksiyona girerek, onu ya eksite ya da inhibe eder. Eksitasyon durumunda, madde hücreyi, ikinci bir impulsun iletimini olanaklı kılan bir duruma getirecek biçimde etki gösterir. İnhibisyondaysa, madde bu aktiviteyi önleme etkisi gösterir. Periferik sinir sisteminde etkinlik gösteren nöro ileticilerin nitelikIeri bilinmektedir; bunlar çeşitli sinapslardaki asetilkolin ve noradrenalindir. Santral sinir sistemindeki nöroileticilerin nitelikleriyse daha az bilinmektedir. Etki gösteren maddeler muhtemelen asetilkolin, noradrenalin, dopamin, serotonin
( 5-hidroksitriptamin ), gamma-aminobütirik asit (GABA), glisin ve glütamik asittir.

Nörofibromatoz

(Von Recklinghausen hastalığı) Ciltte pigmentasyon, sübkütan fibromata, periferik ve kranial sinirlerde nörofibromata gibi karakteristikler gösteren bu durum, düzensiz bir dominan genden ileri gelir. Cilt ve sinir tümörlerinde, ayrıca beynin içinde habisleşme gelişebilir.

Nıemann pıck hastalığı

Bebeklikte görülen, sinir sisteminde kalıcı bozukluğa ve karaciğer-dalak büyümesine yol açan, kalıtsal bir lipoidozdur.



__________________
Ya kendin gibi görün yada gözüme hiç görünme!


Bozuk Kırık Link varsa lutfen Ozel mesaj atarak bildiriniz,Linkleri Yenileyelim


HİÇ KİMSE BEN,BENDE HİÇ KİMSE DEĞİLİM.MENFAATLERİN ÖTESİNDEYİM ...BEKLERİM!(FARKIM TARZIM)GÖRELİM MEVLAM NEYLER,NEYLERSE GÜZEL EYLER,KUL BELA BULMAZ HAK YAZMADIKÇA,HAK BELA YAZMAZ KUL AZMADIKÇA,KUL KADERİNİ YAŞAR BAHTINA NE ÇIKARSA ..
almira isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-10-2009, 10:30 AM   #16 (permalink)
Yol Arkadasim
almira - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 10.461
Tecrübe Puanı: 1000
Rep Puanı : 22094
Rep Derecesi : almira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond repute
Standart

O

Obezite

Obezite, kalori tüketimini aşan bir kalori alımı sonucunda aşırı adipoz doku birikimi durumudur. Gelişiminde, genetik, kültürel, metabolik ve psikolojik faktörler dahil olmak üzere, birçok etken rol oynar. Aşırı obezite vakaları familyal olabilir; ayrı büyütülen monozigot ikizlerde beden ağırlığının, birlikte büyütülen dizigot ikizlere göre, daha yakın olduğu bulunmuştur. Annenin bebeği besleme tutumu, özellikle doğumu izleyen ilk yıl içinde, önemli bir etyolojik faktördür ve yaşam boyu aşırı beslenmeye yol açabilir. Depresyon, anksiete ve yalnızlık duygusu, aşırı yeme eğilimiyle birlikte gelişebilir ve hızlı bir kilo alma durumu, özellikle genç kızlarda, depresyonu artırabilir. Amfetaminler gibi iştah azaltan ilaçlardan, psikolojik bağımlılık tehlikesi dolayısıyla, kaçınılmalıdır. Bazı vakalarda psikoterapi endikedir. Uzun sürede prognoz olumlu değildir, çünkü durum nüksetme eğilimi gösterir.

Objektif Psişe

Jung, bilinçli akıldan önce varolan ve bilinçle birlikte yahut bilince rağmen işlev gösteren bir psişik fenomenler deposu veya alttabakasından sözetmiştir. Objektif psişenin başlıca iki öğesi «arketipler» ve bunları çevreleyen komplekslerdir. Arketipler, hayvan davranışında gözlemlenen içgüdüsel davranış pattern'leri gibidir. Bunlar insanlarda, bütün insanların paylaştıkları, tipik olarak insana özgü «nosyon ve davranış pattern'leriyle ifade bulur. Komplekslerin yapıları da arketipseldir yani bunların temelinde «kişiyi aşkın» ve evrensel insan yaşantısı biçimleri vardır. Böylece bir «anne kompleksi»ni yalnızca tek bir anneyle ilgili kişisel bir yaşantı değil, evrensel ve önceden oluşmuş bir «anne» kavramı belirler. «Persona» terimi de, uyum ve dış gerçekliğe yönelen arketipsel bir dürtü anl***** gelmektedir. «Animus» ve «anima» arketipsel yansımalardır, birincisi kadındaki bastırılmış erkeksi yön, ikincisiyse bunun tersidir. «Gölge benlik» ise düşlerde aynı cinsiyetten başka bir kişiyle yansır ve düş görenin bastırılmış kişisel bilinçdışı niteliklerini temsil eder.

Obsesyonel Nevroz

Obsesyonel kompülsiyon, belli bir hareketi yahut hareketleri tekrar tekrar yapmak için duyulan zorunluk (örneğin rimeller veya dokunma) anlamında kullanılan bir terimdir; obsesyonel-rüminatif ise genellikle kişijıin korku duyduğu, inatçı nitelikteki düşünceler (örneğin, mikrop korkusu, günah işleme korkusu) biçimini alan kompülsif fenomenler anl***** gelir.
Teşhis için iki kriter şarttır. Bunlardan birincisi, sübjektif bir kompülsiyon duygusunun semptomlara mutlaka eşlik etmesidir; ancak, kişi çok seyrek olarak bu tekrarlayan, korkulu düşüncelerin gerektirdiği davranışı eyleme döker. İkincisi de, hasta kompülsif fikrin kendi aklının bir ürünü olduğunu kabul etse bile, buna her zaman karşı koyma eğilimi gösterir. Hasta genellikle, duyduğu bu kompülsiyonun nesnel anlamsızlığını kabul eder, ama aşırı bir pislik yahut mikrop korkusu (fobisi) duyan bir kişi gibi sık sık elini yıkamasının hiç de gereksiz olmadığını kolayca kabul etmeyebilir. Anksiete, ajitasyon yahut gerilim evrensel olarak mevcuttur özellikle, yerine getirilmesi olanaksız bir kompülsiyon sözkonusuysa. Obsesyonel yatkınlığı olan ebeveynlerle ilgili genetik yahut ortamsal etkilenmenin otyolojik önem taşıdığı ispatlanmıştır. Daha önceden mevcut patolojik bir kişilik, esnek olmayan tutumlar, düzen ve disiplin sevgisi gibi faktörler de predispozisyon yaratır. Kişi kendisine yüksek standartlar belirler ve bunlarla ilgili olarak büyük bir anksiete duyar. Nevrozu presipite eden etkenlerse, kişinin özellikle ve kişisel olarak yatkın olduğu herhangi bir fizyolojik yahut psikolojik stress olabilir.
Bu hastalıklar, kesin biçimiyle orta yaşlarda belirmekle birlikte, nörotik semptomlar erken yaşta başgösterir. En sık görülen tipi yıkama kompülsiyonlarıdır; pislik ve mikrop korkusu da yaygındır. Bazı hastalar belli bir düzene göre giyinme, ya da evlerini belli bir tarzda yerleştirme gereği duyarlar. Bazılarında da çok kere belli bir sayıyla ilgili dokunma kompülsiyonları vardır: Örneğin, ellerine almadan önce kaşığa yedi kez dokunurlar. Başka hastalar herşeyi sayısız kez yeniden kontrol ederler ve birçoklarında fobiler gelişir. Kompülsif semptomların, yaşamın ikinci ve üçüncü yılları gibi çok erken bir dönemde başladığına ilişkin güvenilir raporlar vardır.
Ayırıcı teşhiste organik lezyon, depressif veya şizofrenik hastalık araştırılır. Obsessif pre-morbid kişilik, ağır bir klinik tablo, çocuklukta sinirlilik ve bekârlığın olumsuz bir prognoza işaret ettikleri kabul edilmektedir. Tedavide ilk yaklaşım destekleyici psikoterapinin yanısıra ortamsal uyum ve trankilizan-sedatif bir medikasyon (örneğin medazepam) olmalıdır. Hastalığa eşlik eden bir depresyon durumu için de uygun bir tedavi uygulanmalıdır. Bu hastalardan % 15-20'sinde trisiklik antidepresanlarla (örneğin amitriptilin) bir dereceye kadar cevap kaydedildiği rapor edilmiştir. Umut verici yeni bir tedavi yöntemi olan «apotrepik» davranış terapisinde hastalar sürekli olarak kontrol altında tutularak kompülsif eylemlerini yerine getirmeleri önlenmektedir. Hastalığa eşlik eden fobiler, gevşeme ve karşılıklı inhibisyon gibi daha iyi bilinen davranış terapisi teknikleriyle tedavi edilebilir. Daha önceleri iyi uyum gösteren, enerjik bir kişiliğe sahipken, aşırı gerilim ve anksietenin belirgin semptomplar olarak başgösterdiği bir hastada lökotomi endike olabilir. Obsesyonlar tamamıyla giderilmese bile, kompülsif nitelikleri ve bunlara eşlik eden disfori oldukça hafifler.

Obsesyonlar

Bunlar öznel bir kompülsiyon duygusunun yanısıra buna direnme arzusunun da eşlik ettiği birtakım bilinç içerikleridir. Tekrarlama eğilimi gösterirler ve yeterli bir performansa ve akıl aktivitesine önemli biçimde müdahale ettikleri için patolojiktirler; yahut da, normal kişilerde görüldüğü gibi, kısa süreli ve seyrek olabilirler. Obsesyonlar istenildiğinde zihinden kolayca kovulamayan, tekrarlayıcı fikirler, imajlar, veya kompülsif bir eylemi yerine getirmek için duyulan impulslar biçiminde başgösterebilir. Tekrarlayıcı kuşkular, düşünceler ve uğraşlar da görülebilir. Tekrarlı kompülsif eylemler, ritüel biçimini alabilirse de, ritüellerde kompülsiyona karşı direnme arzusu olmayabilir oysa bu direnme arzusu obsesyonun esas belirtisidir. Ancak, obsesyonlar ve kompülsiycnlar genellikle aynı kişide birlikte mevcutturlar ve belli bir eylemin hangi kategoriye uyduğuna, yani direnme arzusu bulunup bulunmadığına karar vermek çok kere güçtür.
Bu fenomenler özellikle düzen, kontrol ve katı tutum eğilimlerinin belirgin olduğu obsesyonel (anankastik) kişiliklerde gelişir.

Ofori

Kişinin hoşnutluk duyduğu ve kendisini iyi hissettiği bir ruhsal durumdur. Psikiyatride öfor: her zaman patolojik anlam taşır ve çok kere organik serebral hastalığın önemli bir erken belirtisidir. Elasyondan önemli bir farkı vardır: Bulaşıcı bir niteliği ve hiçbir neşe öğesi yoktur; çünkü hoşnutluk duygusu olumlu bir duruma değil, yalnızca bilinç yoksunluğuna ve üzüntü yahut anksieteyi duyamamaya dayanır. Özellikle frontal lobları etkileyen yaygın serebral hasarın bulunduğu bütün durumlarda öfori görülebilir. Senil ve arteriosklerotik demanşiarda , yaygın sklerozda ve Huntington köre'sinde er veya geç, görülür; çok kere şiddetli kafa travmasından ve ilkel lökotomi ameliyatlarından sonra da gelişebilir. Bazen Addison hastalığında da öfori görülebilir.

Oidipus Kompleksi

Bir Yunan mitosuna göre, annesi ve babasının kim olduğunu bilmeyerek bir kavga sonucu babasını öldüren ve annesiyle evlenen Oidipus'dan adını alan temel bir psikanalitik kavramdır. Psikanaliz teorilerine göre her çocuk, fantazide yer alan bu aile-içi cinsel ilişki evresinden geçer. Bebekliğin ileri dönemlerinde, çocuk bir miktar enerjisini ebeveyne karşı cinsel ilgiye yöneltir. Normal olarak erkek çocuklar daha çok anneye, kız çocuklar da babaya bağlanırlar. Bu safhada çocuğun duygu dünyası kıskançlık, suçluluk duygusu ve aynı cinsten olan ebeveyninin öç alacağı korkusuyla doludur.

Okul Fobisi

Okula gitme korkusu normal ve yaygın olarak beş yaşlarında ilkokula başlarken yahut yuvaya giden çocuklarda daha erken yaşta görülür. Bu korku genellikle ilk birkaç saat içinde geçer ve ender olarak birkaç haftadan daha uzun bir zaman sürer. Yerleşmiş okul fobisi veya anksiete nedeniyle okula gitmeyi reddetme çok daha seyrek rastlanan bir fenomendir. Bu durum, çocuğun okula gitme isteksizliğini örtmeye çalıştığı ve çok az anksiete duyduğu, yahut hiç duymadığı okuldan kaçma durumundan kesinlikle farklıdır. Okul fobisi olan çocuk genellikle sessiz, terbiyeli, zekâsı ortalama ya da ortalamanın üstünde ve fazla öğrenim sorunları olmayan bir çocuktur. Sık sık yersiz derecede yakın bir anne-çocuk ilişkisi sözkonusudur ve babanın evdeki rolü pasif ve kayıtsızdır.
Kısa sürede predispizisyon yaratan faktörler arasında okulda bir kavga, bir öğretmenle tartışma ya da ebeveynin birinin hastalanması olabilir. Anksiete genellikle bir öğrenim yılı yahut yarıyılı başlangıcında ve orta okula başlarken gelişir. Çocuğun gösterdiği anksiete semptomları sınırlı olabilir: Akşamları neşeyle oynar, ama sabah okula gitmekten korkar. Daha ender olarak da, anksiete depressif yahut şizofrenik bir hastalığın yalnızca bir semptomu olarak belirir.
Temelde hiçbir hastalığın teşhis edilmediği ve sorunun aşırı yakın bir anne-çocuk ilişkisi ortamında belirdiği vakalarda, tedavi başlangıçta bir devamsızlık alışkanlığının yerleşmesinden önce çocuğun hemen okula gönderilmesini amaçlamalıdır Babanın çocuğu okula götürmesi sağlanırsa bu daha da kolay gerçekleştirilir. . gibi «ilk yardım» önlemlerinin yanısıra sorunun nasıl geliştiği de ebeveynle
tartışılmalıdır. Bu önlemler başarısız kalırsa çocuk bir psikiyatri uzmanına sevk edilmelidir.

Okülo- Serebro - Renal Sendrom

(Lowe Sendromu)
Oküloserebro renal sendrom, muhtemelen cinsiyete bağlı kalıtımla geçer. Akıl retardasyonunu ve gözleri (konjenital kataraktlar ve buftalmos), böbrekleri (ilerleyici renal tübüler bozukluklar), santral sinir sistemini etkileyen kusurları kapsar. Genetik taşıyıcılar oldukları varsayılan kişiler görünüşte klinik bakımdan normal olmakla birlikte, bazılarında renal tübüler amino-asidüri belirlenmiş, bazılarında da muayenede göz merceğinde opak alanlar saptanmıştır.

Ölüm İçgüdüsü

Bu kavramı ilk olarak Freud 1920'de ayrı bir dürtü olarak ileri sürmüştür. Freud, «zevk ilkesinin ötesindeki» psikanalizin gelişiminde, filogenetik bakımdan daha eski bir ilke kabul etmiştir: Tekrarlama kompülsiyonu ilkesi. Bu ilke, statükoyu yeniden kurarak, sonunda kişiyi tüm biolojik gerilimden uzak inorganik ve cansız bir varoluş olan, bütün evrelerin başlangıcına geri götürmek üzere etkinlik gösterir. Ölüm içgüdüsünün entrojeksiyonu kendine zarar vermeyle sonuçlanırken, projeksiyonunun dış saldırganlığa yol açtığı ileri sürülmüştür. Ölüm içgüdüsü bugün pek önemsenmemekle birlikte, zihinsel ve biolojik fonksiyon teorilerinin gelişiminde dikkate değer bir yere sahiptir.

Oneiroid

Düş gibi anl***** gelir. Özellikle, ger çek ortamla temasın yitirildiği psikotik durumlarda görülür. Şizofrenilerde yakın ortam yanlış yorumlanmakla ve lüzyonel anlamla yüklenmekle birlikte genellikle tanınarak kabul edilir. Oneiroid tipte psikozlardaysa, hastanın gerçek likten tümüyle uzaklaştığı ve fantas içerikli bir düş dünyasında yaşadığı görülür.
Hastanın yaşantıları paramnezilere benzerse de, oneiroid durumlarda yaşantılar saniyeler ya da dakikaları değil, haf talan kapsar. Katatonik ve hebefrenik şizofreniler başlangıçta oneiroid fenomenler gösterebilirler.

Onikoidizm

Hadım edilmiş kişi terimi prepübertel evrede kastre edilmiş erkek anl***** gelirse de, bazan testisleri hiç fonksiyon göstermemiş erkekleri de kapsar. Testislerde daha az şiddetli fonksiyon yetersizliği durumlarınaysa önikoidizm adı verilir. Bu vakalarda, testisler ve penis püberte sırasında yeterince gelişmez, sakal ve beden kılı seyrektir ve cinsel libido düşüktür. Epifizlerdeki birleşmenin gecikmesi nedeniyle önikoidler uzun boylu, yüzleriyse zayıf ve köşelidir. Kandaki testosteron düzeyleri ve idrarda androjen mıktarı düşüktür. Önikoidizm bir yandan örneğin travma, kabakulak, testis torsiyonu gibi lokal testis hasarından (primer önikoidizm) ileri gelebilirken, etyolojide hipotalamus yetersizliği daha yaygındır (sekonder önikoidizm). Jinekomasti ve kısırlığa eşlik eden önikoidizmse Klinefelter sendromunda (XXY) görülebilir. Önikoidizm hastalarının hemen hepsinde, testosteron tedavisinin başlatılmasından önce, tam nörolojik ve endokrinolojik incelemeler yürütülmelidir.

Organik Sendromlar

Organik beyin reaksiyonlarının en yaygın belirtileri, yetişkinde hafıza bozukluğu, oryantasyon bozukluğu ve zekâ yeteneği kaybı, bebek ve çocukta da zekâ gelişiminin duraklamasıdır. Lokal hasardaysa, spesifik olarak bazı yeteneklerin zarar görmesi sonucunda örneğin konuşma, oryantasyon, vb. yetenekler kayba uğrar. Organik beyin reaksiyonlarının genel etkenleri şunlardır:
1. Konküsyon, laserasyon, subdural hematomayla sonuçlanan travma.
2. Serebral abse, menenjit, genel paraliz yahut ansefalitle sonuçlanan enfeksiyon (bakteryel yahut viral).
3. Arteriosklerotik demansla sonuçlanan arteryel hastalık.
4. Dejenerasyon - senil demans, Alzheimer hastalığı, Pick hastalığı.
5. Alkol, gaz ve ilaçlar dahil bazı kimyasal bileşiklerden ileri gelen entoksikasyon yahut sistemik ekstrakranial enfeksiyon (örneğin pnömohi).
6. Metabolik karaciğer yetmezliği, üremi ıdkalozu, asidoz gibi.
7. Hormonal miksödem, tirotoksikoz, Cushing hastalığı, insulinoma gibi.
8. Yetersizlik hastalığı - Pellag tamini yetersizliği
9. Anemi, solunum yolu veya bol ileri gelen anoksi.
10. Neoplaziomeğin glioma,
11. Fetal hasara ya da doğum travmasına yol açan konjenital

Ortam Değişimi

Hekimler psikiyatrik semptomların belli bir sosyal durumla ilgili olarak geliştiğine inanarak sık sık hastalarına işlerini değiştirmelerini, evlerinden çıkmalarını yahut birtakım ortam değiştirme girişimlerinde bulunmalarını öğütlerler. Bu girişimler ender olarak etkindir, çünkü çok kere yetersiz bir temele dayanır. Dikkatli bir psikososyal araştırma ve hastanın kişiliğiyle psikopatolojisinin değerlendirilmesinden sonra, ortam değişimini öğütlemek ya da sağlamak doğru olabilir. Klinik tedavide, dikkatli bir incelemeye dayanan ortam değişimi önlemleri terapötik bakımdan büyük yarar sağlayabilir.

Oryantasyon

Zaman, yer ve kimlik olarak öz-bilinç anl***** gelir. Kişisel oryantasyon, ad, yaş, iş ve statü ender olarak tam kayba uğrar; ancak, demansta yahut serebral travmadan sonra kısa bir süre hasta bunları tamamen unutabilir; şiddetli akıl geriliğinden mustarip hastalarsa, bunları hiç öğrenemezler. Zaman, yer, ay, saat oryantasyonu da, delirium ve amnezik sendromlarda çok kere bozulur. Yaşlılar, özellikle ağır hastalık sırasında ve hastaneye ya da akrabalarının evlerine götürüldükleri zaman yer oryantasyonlarını kaybederler. Zaman ve yer oryantasyonu, konfabülasyon nedeniyle de dalgalanma veya dengesizlik gösterebilir. Sol/sağ oryantasyon bozukluğu, yani bedenin hangi yanına işaret edildiğini yahut dokunulduğunu anlama güçlüğüyse, bazı serebral lezyonlara eşlik eder. Oryantasyon kaybı, fonksiyonel bozukluklardan çok organik bozuklukların varlığını gösterir. Şizofreniklerse, biri gerçek ve biri delüzyonel olmak üzere, çift oryantasyon geliştirirler. Ancak, yalnızca delüzyon, oryantasyon bozukluğu değildir.

Otizm

Onbinde 4-5 çocukta görülen oldukça ender rastlanan bir durumdur. Otistik çocuk, doğduktan sonraki ilk birkaç ay süresince normal görünür. Daha sonra tepki göstermemeye başlar, ses ve görüntü stimülasyonlarına karşı çok az bir ilgi gösterir, okşanmayı istemez ve kucağa alındığında haykırarak ağlar. Bir yeri incindiği zaman teselli etmeleri için ebeveyninin yanına gitmez. Konuşma gecikmesi çok rastlanan bir özelliktir ve konuşma hiç gelişmeyebilir. Bunun tersine, motor gelişme çok kere gecikmez. Ebeveyniyle arasındaki ilişkinin gelişmemesi, çocuğun normal ayrılma anksietesi ve yabancı korkusu evrelerini geçirmediğini gösterir. Başka çocuklarla birlikte bulunma arzusu göstermez. Parmaklarına basarak yürüme, parmaklarıyla gözlerine fiske vurma, ip veya tel parçalarıyla saatlerce oynama gibi ritüel hareketleri görülebilir. Çocuk değişikliğe karşı direnir; memeden kesilme ve kaşık çatal kullanma, sorunlar doğurur. Otizm sendromu, ender olarak daha ileri yaşlarda, hattâ iki buçuk yaşına kadar gelişebilir.
Çocuk büyüdükçe tablo değişebilir, otistik soğukluğunu kaybederek ebeveynine karşı sevgi duymaya ve ayrılma anksietesi göstermeye başlayabilir. Bununla birlikte belirgin ekolali ve kişi zamirlerinin yanlış kullanımı (çocuk kendisinden «O» diye sözeder) biçiminde konuşma bozuklukları kalır. Otistik çocukların hemen hemen % 70'i normalin altında veya daha düşük bir zekâ düzeyi gösterirler. Zekâ retardasyonu, davranışla ilgili sorunlara kıyasla daha çok aksamalar yaratabilir. Otizmin nedenleri bilinmemektedir. Daha çok meslek sahibi ve orta sınıf ailelerde görülür. Bu sorunun temelinde ebeveynin, özellikle annenin yetersizliğinin bulunduğu düşüncesinden vazgeçilmiştir. Artık otizmin, biolojik kökenli ve beyin fonksiyonu bozukluğuyla ilgili bir karşılıklı anlaşma bozukluğu olduğu düşünülmektedir. Gelişme evrelerinde görülen afaziye benzerlik ve otistik çocuklardaki yüksek epilepsi oranı ( % 10-15), bu görüşü doğrulamaktadır. Ebeveynde rastlanabilen bir anormallik muhtemelen böylesine şiddetli bir davranış bozukluğu gösteren bir çocuğa sahip olmanın yarattığı stress'e karşı tepki olabilir. Otizm belirtileri gösteren bütün çocuklarda, uzmanlar tarafından teşhis değerlendirmeleri yapılmalıdır. Psikolojik testler sabır, ısrar ve tecrübe gerektirir. Bio-kimyasal araştırma, kafa röntgeni ve EEG incelemeleri yapılmalıdır; çünkü otistik çocuklardan bazılarında fenilketonüri ve histidinanemi gibi ender rastlanan, ama kesin durumlar bulunmaktadır. Hap tedavisinin yararları sınırlıdır. Hiperkinezi ve epilepside uygulanan semptomatik ilaç tedavisine başvurulabilir. Ender olarak temelde bulunan tedavisi mümkün bir durum teşhis edilmektedir. Uygun öğretim önlemleri en umut verici iyileştirme yoludur, ama bunda bile sonuçlar sınırlı kalır. Operant şartlama terapisi (ödül stimuluslarının sistematik uygulanması) nispeten yeni bir tedavi yöntemi olup az ama kesin yarar sağlamaktadır. Ebeveyne yol göstermek ve öğütlerde bulunmak tedavinin önemli bir yanıdır.
Yukarıda belirtildiği gibi, bağımsız hayata yönelen bir prognoz olasılığı bu tip çocuklarda zayıftır. Bunlardan ancak % 15'i hastaneler dışında bir hayat yaşayabilmektedir. Zekâ düzeyi ne kadar yüksek olursa, çocuğun durumu da o kadar iyi olur.

Otoerotisizm

Çocukluğun erken dönemlerinde görülen bir öz-sevgidir. Duyusal zevkin yalnızca sübjektif bir yoldan sağlandığı bir emosyonel gelişme evresidir. Erotik arzular kişinin kendine yönelmiştir ve bu arzular kişinin kendisi tarafından tatmin edilir. Bu evreyi, tatminin dış nesneler veya kişiler aracılığıyla sağlandığı fallik evre izler. Çocuğun sevgi ve erotik arzuların tatmini yolunda ilk olarak dış nesnelere yöneldiği evre için alloerotik terimi kullanılmaktadır. Freud, otoerotisizmin «ilkel», yani mutlaka gelişmesi gerekmeyen bir fenomen olduğunu ileri sürmüştür. Mastürbasyon, özel ve genital organlara yönelik bir otcerotisizm biçimidir ve otoderotisizmle eş anlamlı değildir. Otoerotik evre ilk olarak ağızla emme döneminde belirir. Narsisizmden farkı, otoerotsizmin nesneye yönelik olmamasıdır. Oysa narsisizmde «ben» kabul edilir ve çocuk için kendi bedeni bir sevgi objesidir.

Otomatik İtaat

Otomatik itaat, bazan katatonik şizofrenide görülen aşırı uysallıktır. Yapılması istenen şeyler rahatsızlık veya acı bile yaratsa, kişi bunları hiç karşı koymaksızın yerine getirir.

Otomatizm, Otomatik Davranış

Davranışla bilincin ayrılmasıdır. Bu terim, davranışla bilincin ayrılmasının etyclojisine göre değişen birçok davranış tiplerini kapsamaktadır. Bazı normal durumlarda da davranış otomatikleşebilir; örneğin basit bir işin gerektirdiği tekrarlamalı hareketlerde kişinin dikkati başka bir konu üzerinde toplanmasına rağmen davranışlar normaldir. Psikolojik çatışma, ilaç entoksikasyonu veya trans durumlarının sonunda, davranışla bilinç patolojik olarak ayrılırsa, yazı yazma veya resim yapmanın otomatikleşmesi veya duyusal otomatizm (sabit bir nesneye dikkatle bakıldığında beliren hallüsinasyonlar) gibi fenomenler olabilir. Hipnotistin telkinlerine itaat ederek karmaşık görevlerin yerine getirildiği posthipnotik otomatizm bilinen bir fenomendir. Ama ciddi psikiyatrik ve nörolojik hastalıklarda görülen otomatizm daha önemlidir. Örneğin depressif bir hastalık «füg» durumuyla tezahür edebilir; yani hasta evinden uzaklaşarak günler veya haftalar sonra «hafızasını kaybetmiş olarak» bulunabilir. Hastaya bu süre içindeki davranışıyla ilgili kanıtlar gösterilse bile, bu dönemle ilgili hiçbir şey hatırlamaz. Nörolojik otomatizmler hemen her zaman epilepsi, özellikle psikomotor epilepsi tezahürleridir. Otomatizm bir nöbetten önce olabilir, bütün bir nöbeti oluşturabilir veya majör bir nöbet sonrası tezahür olabilir. Otomatizmli hastalarda asosyal bir davranış görüldüğü zaman, kişinin bulunduğu davranışlardan ne kadar sorumlu olduğunun değerlendirilmesinde epeyce güçlüklerle karşılaşılabilir. Kafa incinmeleri de otomatizm yaratabilir; darbe yedikten sonra oyunu sürdüren futbolcu her zaman rastlanan bir örnektir. Ender olarak diabetliler otomatik davranışlarda bulunabilirler; kandaki şeker düzeyi yüksek veya düşük olabilir. Dolayısıyla da, bazan otomobil kullanabilme sorunları ortaya çıkar.
Son olarak, histerik füg adı verilen durum da bir otomatik davranış örneğidir; fakat depressif ve epileptik füg durumlarından farklıdır. Histerik füg'de her zaman anlaşılabilen bir davranış nedeni sözkonusudur (örneğin sahtekârlık, evlilikle ilgili sorunlar, kişisel sorunlar gibi) ve füg sorumluluktan kaçma çabasını yansıtır. Davranışın bilinçli veya bilinçsiz yapıldığına psikiyatrisi kendi kanı ve tutumlarına göre karar verir. Birçok otomatizm vakasında bir teşhise varmadan önce EEG incelemeleri, olayı gözlemleyenler ile görüşme ve hastaneye giderek hastayı müşahade altında tutma yararlı olur.

Otosomlar

Cinsel kromozomlar dışında kalan kromozomlardır. Erkeklerde, normal somatik hücrede, eş yirmi-iki çift kromozomdan oluşan kırk dört otosom vardır. Karakteristik fiziksel belirtiler gösteren mongolizm ve «kedi-sesi» sendromu gibi akıl geriliği sendromları da, mikroskopta görülen belirgin otosomal kromozom anormallikleriyle ilgilidir. Oysa akıl geriliğiyle ilgili spesifik durumlardan birçoğu genetik olarak, otosomların üzerindeki gen lokuslarında görülemeyecek kadar ufak değişiklikler dolayısıyla geçer. Bu durumlar Mendel resessif veya dominan özellikleridir ve çoğu otosomal resessif olan birçok bilinen kalıtsal metabolizma bozukluklarını kapsar.


__________________
Ya kendin gibi görün yada gözüme hiç görünme!


Bozuk Kırık Link varsa lutfen Ozel mesaj atarak bildiriniz,Linkleri Yenileyelim


HİÇ KİMSE BEN,BENDE HİÇ KİMSE DEĞİLİM.MENFAATLERİN ÖTESİNDEYİM ...BEKLERİM!(FARKIM TARZIM)GÖRELİM MEVLAM NEYLER,NEYLERSE GÜZEL EYLER,KUL BELA BULMAZ HAK YAZMADIKÇA,HAK BELA YAZMAZ KUL AZMADIKÇA,KUL KADERİNİ YAŞAR BAHTINA NE ÇIKARSA ..
almira isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-10-2009, 10:31 AM   #17 (permalink)
Yol Arkadasim
almira - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 10.461
Tecrübe Puanı: 1000
Rep Puanı : 22094
Rep Derecesi : almira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond repute
Standart

P

PACHYGYRIA

Serebral kortekste yalnızca birkaç büyük kıvrımın mevcut olduğu, muhtemelen genetik kökenli bir gelişim bozukluğudur. Bu hastalarda şiddetli bir akıl bozukluğu mevcuttur.

Palilalia

Gittikçe hızlanan ve işitilebilirliği azalan bir biçimde, sözcük ya da kısa sözcük dizilerinin tekrarlanmasıdır. Palilalia, post-ansefalitik Parkinson hastalarında çok sık ve Pick hastalığı vakalarında da bazan görülür.

Panik Nöbeti

Akut, aşırı korku nöbeti anl***** gelir. Panik nöbetinin anksiete durumundan farkı, birdenbire başlayan otonom aktiviteyle birlikte baş dönmesi, çarpıntı, sararma, terleme, titreme ve kusma, idrar yapma yahut dışkılama gereği duymadır. Nöbet ansızın başlar ve süresi genellikle sınırlı olmakla birlikte, birkaç dakikadan birkaç saate kadar sürebilir. Bu süre içinde kontrollü akıl faaliyeti olanaksızdır ve hasta amaçsızca dolaşıp durur. Depersonalizasyon ve derealizasyon görülebilir. Nöbet hastayı halsiz ve güçsüz bırakır. Kısa sürede etkin bir barbitüratın (örneğin metoheksiton yahut tiopenton sodyum) genellikle subhipnotik dozda i.v. yoldan enjeksiyonuyla panik nöbeti suretle kontrol altına alınabilir. Kısa süreli etkinliğin azalmasından önce de, etkiyi sürdürmek amacıyla aynı zamanda sodyum amilobarbiton yahut kinalbarbiton verilebilirse de, bu medikasyonlar yalnızca âcil durumlarda kullanılmah ve sürdürülmemelidir. Başka tedavilerin başlatımasından önce, durumun etkeni araştırılmalıdır.

Paradoksal Uyku

Hızlı göz hareketleri (REM), kas tonüsii kaybı ve bazan bacaklarda titremenin yer aldığı uyku dönemidir. Bu dönem sırasında kişi uykusundan güç uyandırılabilir. Yetişkin insanlarda paradoksal uyku, sikluslar halindedir ve normal bir gece uykusunun % 20-25'ini oluşturur. Düşlerin görüldüğü bu uyku dönemi, uyku sürecinin esas bölümüdür. Uyku yoksunluğundan sonra uyunan uykuda paradoksal uykunun oranı artar. Hipnotikler ve stimülanlar da bu oranı değiştirir.

Paramnezi

Paramnezi, ya da hafıza yanlışlığı, en karakteristik olarak, dismnezi (hafıza bozukluğu) sendromunda görülür. Bu sendromda, hastanın hatırlamasırıdaki boşlukların yerini uydurma olaylar doldurabilir. (KONFABÜLASYON) Hasta delüzyonlarına uyacak biçimde yanlış anılar hatırlayabilir: Örneğin, kral ailesinden olduğuna inanan bir hastada bir taç giyme töreni anısı oluşabilir. «Deja vu» ise, bir yaşantının daha önce de yaşandığı, yahut daha önceden bilinmeyen bir ortamın tanındığı duygusuna verilen addır.

Paranoid Reaksiyonlar

Paranoid reaksiyonlar, bazı duyarlı kişilerin ve başka bakımlardan normal birçok kişinin özel koşullar altında, hayalkırıklığı yaratan ya da küçük düşürücü durumlara karşı gösterdikleri aşırı bir tepkidir. Bu tepkide projeksiyon *****izması rol oynar. Kişi kendisinin bir ilgi odağı olduğu, kendisi hakkında konuşulduğu ya da onu utandıracak özel bir durumundan sözedildiği gibi yanlış birtakım duygulara kapılarak bu tepkileri gösterir. Kendisi, gösterdiği bu tepkiyi hemen anlar ve kolayca aklından siler. Oysa tepkinin inatçı bir nitelik kazanması ve kişinin bunlara inanması üzerine durum patolojikleşir. Anormal kişilik (utangaçlık, aşağılık duygusu, aşırı öz-beğeni), özel kusurlar (sağırlık, cinsel sapıklık, sakatlık) ve özel durumlar (hapse girme, vatandaşlıktan atılma), bu tepkileri besleyen bir ortam oluşturur. Bu tepki, kişinin özel koşulları ve kişiliği açısından yorumlanabildiği sürece, psikozdan farklıdır. Yoğun yahut birikim yapmış stress durumlarında da akut reaksiyonlar gelişebilir. Bu tepkilerde prognoz olumludur, çünkü presipitan etkenlerin giderilmesine karşı olumlu cevap kaydedilir. Yine de, birçok vakada nüksetme eğilimi görülür.

Paranoid Şizofreni

Paranoid şizofreni, şizofreninin en kesin ayırdedilebilen ve niteliği en az değişkenlik gösteren alt tiplerinden biridir. Başlangıcı genellikle sinsidir ve çok kere 30 yaşından sonra görülür. Karakteristiği çok kere perseküsyon içerikli, kesin tanımlanan, inantçı delüzyonların gelişimidir. Bu delüzyonlar sık sık geniş kapsamlı olmakla birlikte birbirleriyle bağlantılıdır. Ancak, bazı hastalarda gelişen «an-kapsüle», yani tek bir delüzyon, ideasyonun geri kalan bölümünü etkilemeyebilir. Hasta, durumunun küçümsenmesi veya kıskanılması yüzünden aşağılandığı veya nefret gördüğü duygusuna kapıldığı için, perseküsyon duygularıyla büyüklük delüzyonları arasında bağlantı vardır. Ayrıca delüzyonların içeriğini paylaşan veya genişleten hallüsinasyonlar da belirebilir. Delüzyonların hem emosyonu, hem de davranışı etkilemesi sonucu depresyon, öfke, kin, tevekkül veya apati gelişebilir. Delüzyonel inançlar seyrek olarak ciddi nitelikte asosyal eylemlere, daha sık olarak da yalnızca rahatsız edici durumlara yol açar (polise şikâyetlerde bulunma, hükümet başkanlarına, bakanlara yahut öbür önemli kişilere mektuplar yazma) ya da hasta çevreye «egzantrik» bir kişi olarak görünür. Vakalar nüksedicidir ve en azından yarısında delüzyonel inançlar, tuhaf davranışlar yahut sosyal uyumsuzluk kalıcıdır. Prognoz ve tedavi, öteki şizofreni tiplerindeki gibidir.

Parestezi

Genellikle en çok bacaklarda duyulan ve periferik sinirlerdeki ya da santral sinir sistemindeki fonksiyon bozukluğundan ileri gelen anormal duyumlardır: örneğin yanma, karıncalanma, uyuşma, iğnelenme. Pellagra vakalarında hasta bacakları, ağzı, dili ve epigastriumu etkileyen bilateral yanmalardan yakınır. Histerik paresteziler genellikle uyuşma veya karıncalanma biçiminde bildirilir; aşırı solunumdan ileri gelen solunum yolu alkalozu da bir ara-*****izma rolü oynayabilir. Hipnagojik bir fenomen niteliğinde dokunma hallüsinasyonları rapor edilmiştir.

Parmak Emme

Yaşamın herhangi bir döneminde hemen hemen evrensel olarak rastlanan bu huy, aslında zararsızdır. Çocuğun aşırı parmak emmesinin ebeveynde yarattığı endişeler, onun hekime getirilmesine neden olur. Ancak oral deformasyonlara yol açan ender vakalarda çocuğun bir psikiyatriste sevkedilmesi gereklidir. Bu vakalarda davranış terapisi yararlıdır.

Patalojik yalan söyleme

Yalan söylemek ya (a) normaldir, ya da (b) patolojiktir. Normal yalan söyleme (defansif yalan söyleme) saldırı yahut stress altındaki herkeste zaman zaman görülür ve acı verecek sonuçlardan kaçınmayı amaçlayan bir *****izmadır. Patolojik yalancılıksa (pseudologia phantastica) belirgin bir stress altında ve genellikle psikopatik bozuklukları olan kişilerde görülür. Kişi kendisini övücü nitelikte yahut büyüklük iddiaları taşıyan fantastik şeyler anlatır; ancak bunlar delüzyonlardaki gibi düzelmesi olanaksız türden ve egosantrik değildir; bazen hem anlatan, hem de dinleyen bu fantastik niteliğin farkındadır üstelik, birbirlerinin farkında olduğunu da bilirler Bu yalanlar sık sık katı ve repressif bir gerçekliğin yerini tutar. (örneğin sabıkalı suçlularda olduğu gibi.)

Patau Sendromu ( Trisomi D )

D grubundan ( DENVER SİSTEMİ) bir otosomal kromozom trisomosine bağlı olarak görülen bu sendromda şiddetli akıl retardasyonu ve belirgin fizik formasyon bozuklukları mevcuttur; bebekliğin erken dönemlerinde ölüm olasılığı vardır. Fizik bozukluklar yüz, kafa, eller, ayaklar, kalb ve karın iç organlarında gelişir. Santral sinir sisteminde gelişen spesifik bozukluklar arasındaysa, olfakter kanallar ve trigonların oluşmaması ve frontal loblarda füzyon vardır. Mongolizmde ve öbür otosomal sendromlarda olduğu gibi, belirtiler değişkendir ve belli bir vakada bu belirtiler herhangi bir kombinasyonla görülebilir.

Pedofili

Pedofili genellikle erkeklerde, aynı veya karşı cinsten çocuklara karşı gelişen anormal cinsel arzudur. Çocuğu erkek penisine bakmaya yahut mastürbasyona zorlama, kız çocuğun genital organlarına dokunma ya da daha şiddetli vakalarda vagina veya anüs yoluyla cinsel temas girişiminde bulunma biçiminde belirir. Çocuk ender olarak sapığın tamamen yabancısıdır. Psikopatik ya da beyin hasarına uğramış erkeklerde cinsel uyarımın früstrasyonu, aşırı saldırganlığın yanısıra çocuğa yönelik fizik saldırı ve hattâ cinayete yol açabilir. Bu durum, bir ebeveyn tarafından sevilme arzularının çocuklukta uğradığı früstrasyonun ifadesi olarak, genellikle adolesans döneminde başlar. Buna eşlik eden ve normal cinsel teması engelleyen kişilik bozukluğuyla da şiddetlenir. İleri yaşlarda başlayan pedofili, serebral arterioskleroz gibi ilerleyici bir organik serebral hastalığın semptomu olabilir. Homoseksüel pedofilide nüksetme oranı yüksektir (%28'e kadar). Heteroseksüel pedofilideyse, tekrarlama riski yalnızca %13'e kadardır.

Pellagra

İtalyanca'da sert deri anl***** gelen «pelle agra» sözcüklerinden adını alan bu durum bir beslenme hastalığıdır ve az gelişmiş bölgelerde beyaz darı tüketimine bağlı olarak gelişirken, daha zengin ülkelerde genellikle alkolizme sekonderdir. Nikotinamid, nikotinamid önmaddesi olan triptofan ve B-kompleksindeki öbür vitaminlerin yetersizliği yahut absorbsiyon bozukluğu sonucunda ciltte (inatçı bir eritem, sonraları pullu kahverengi pigmentasyon), sindirim yollarında (parlak kırmızı renkte glossit ve diyare) ve nöropsikiyatrik lezyonlar oluşur. Nörolojik lezyonlar, subakut kombine dejenerasyon lezyonlarını andırır. Psikiyatrik durum erken safhalarda bir nevrasteni sendromu niteliğindedir, ama ileri safhalarda delirium ile kalıcı organik konfüzyon ve konfabülasyon durumları görülür.

Penis Eksikliği Duygusu

Aslında Freud'cu bir kavram olup çocukların gelişimi sırasında yapılan gözlemlerle doğrulanmıştır. Kız çocuk, bedeninde bir eksiklik olduğunu sezdiği zaman bunun nedenini merak eder. Bir penise sahip olan erkek çocuğu kıskanır. Bu kıskançlık duygusu değişik yollardan yüceltme (süblimasyon) ya da reaksiyon oluşumuyla çözümlenir.

Peptik Ülser

Sürekli anksiete ya da früstrasyon gibi emosyonel faktörler, hidroklorik asit salgısını ve peptik ülserasyona yatkınlığı arttırabilir. Olumlu bir hekim-hasta ilişkisi, stress'lerin azaltılması, gerekirse yatakta dinlenme, gerekli sedasyon ve emosyonel çatışmalardan kaçınma genel tedaviyi kolaylaştırır.

PERNİYÖZ ANEMİ (Addison anemisi)

Kobalamin (B,2 vitamini) absorbsiyon bozukluğundan ileri gelen pernisyöz anemideki önemli sinirsel ve zihinsel değişimlere kan tablosundaki ufak değişimler eşlik edebilir. Çelişkili olarak, folik asit bir yandan anemi durumunu düzeltirken, öte yandan da santral sinir sisteminde birtakım belirtileri presipite edebilmektedir. Omurilik ve periferal sinirlerdeki yıkım, subakut kombine dejenerasyon olarak bilinen klinik tabloyu yaratır. Çok kere depresyona bağlı ya da paranoid Veya nevrastenik tipte zihinsel değişimlere rastlanır; konfüzyonun eşlik ettiği organik bir tablo da görülebilir.

PERSEVERASYON

Perseverasyon bir sözcük veya sözcük dizisinin hastanın iradesi dışında sürekli olarak kullanılmasıdır. Bu durum, hastaya adlarını söylemesi için bir dizi nesne gösterilerek belirlenir ya da hastanın spontan konuşması sırasında gözlemlenir. Afazik bir bozukluk tipidir; organik serebral reaksiyonlarda ve demanslarda görülür.

PEYNİR REAKSİYONU

Monoamin oksidaz inhibitörü ilaçlar alan bazı hastaların, pressör amin ihtiva eden besinler yemeleri durumunda ortaya çıkan «peynir reaksiyonu» denilen komplikasyon sık rastlanan bir yan etkidir. Bu reaksiyonu yarattığı ilk olarak saptanan besin peynir olduğu için bu terim kullanılmıştır, ama diğer besinler arasında Marmite ve Bovril gibi maya özleri ve bakla da vardır. Bazı ilaçlar ve öksürük müstahzarları da buna benzer bir etki yaratmaktadırlar. Chianti şarabı ve birada da az miktarda tiramin vardır; hem bu nedenle, hem de sarhoş olma eğilimi yüzünden, monoamin oksidaz inhibitörleri kullanan hastaların yalnızca az miktarlarda içki içmeleri gerekir. Kriz çok kere palpitasyon, taşikardi, aşırı terleme ve sonucunda hipertansiyon ve genelleşen şiddetli oksipital ve temporal baş ağrısı biçimindedir. Kusma olabilir, ağrı daha da şiddetlenebilir ve subaraknoid kanamayla ölüm görülebilir. Hipertansif *****izma, tiramin gibi pressör aminlerin alımından ileri gelebilir. Tiramin genellikle barsakta veya karaciğerde monoamin oksidaz tarafından metabolize olur, ama bu enzim inhibe olursa amin dolaşıma karışır ve pressör tepki yaratır. Akut bir hipertansif nöbet, intravenöz yoldan pentolamin ile tedavi edilir; bu başarısız kalırsa, paranteral yoldan klorpromazin verilebilir. Dikkatli diet önlemleriyle bu durum önlenebilirce de, hastalar genellikle bu gibi diet kısıtlamalarından kaçınmaktadırlar.

PGR (PSİKOGALVANİK REAKSİYON)

Avuç içi ve ayak tabanı deri yüzeylerindeki ter bezleri çevre ısısına göre değil, emosyonel uyarım düzeyine göre fonksiyon gösterir. Bu ter bezlerinin aktivitesi, yüksek emosyon durumlarında büyük bir artış gösteren deri elektrik iletimiyle ölçülür. Çeşitli stimuluslara tepki olarak deri iletiminde geçici artışlar belirir; bu tepkilere «psikogalvanik reaksiyonlar» ya da «galvanik deri reaksiyonları» adı verilmiştir. Psikogalvanik reaksiyonlar anksieteli hastalarda belirginleşirken, retarde depressiflerde azalmaktadır. PICA Latince'de «saksağan» anl***** geen «pica» terimi, uygun olmayan maddelerin toplanarak yenmesi durumu için kullanılmaktadır. Bu durum, yaşamın ikinci altı ayı içinde normal gelişimin bir evresi olarak belirir; ancak buluğ çağına kadar sürmesi patolojiktir. Çocukta çok kere akıl retardasyonu olur ve ailesinde bozukluk mevcuttur. Genellikle sekonder bir fenomen olarak demir yetersizliği anemisi bulunabilir. En etkili komplikasyon, bazan organik bir konfüzyon durumuna da yol açabilen kurşun ansefalopatisidir. Tedavi, olumsuz nitelikteki aile etkilerinin önlenmesini gerektirir; bu da çocuğun hastaneye yatırılmasıyla sağlanabilir. Kurşun düzeylerinin saptanmasından sonra, kurşun zehirlenmesinin kelasyon maddeleriyle tedavisi endike olabilir.

PICK HASTALIĞI

Özellikle frontal ve temporal loblardaki atrofi, bu presenil demans durumunun Alzheimer hastalığmdaki genel serebral atrofiden ayırdedilmesini sağlar. Elli ilâ altmış yaşları arasında başlayan apraksi, afazi ve agrafi gibi fokal belirtilerden sonra, genel hafıza bozukluğu gelişir. Erkeklere oranla, kadınlar daha çok etkilenmektedir. Nöropatoloiik bakımdan sinir hücrelerinde balonlaşma, ak maddede küçülme ve nöroglial değişimler gibi olaylar yalnızca etkilenen alanlarda gelişir. Alzheimer hastalığından ayırdetmek pek kolay değildir ve teşhis için tek yöntem olarak kortikal biopsi gerekebilir. Prognoz olumsuzdur; Alzheimer hastalığına oranla daha çabuk ölüm kaydedilmektedir. Hiçbir spesifik tedavisi yoktur.

Piromani

Patolojik bir yangın çıkarma kompülsiyonunu tanımlamak için kullanılan bir terimdir.

POLİFAJİ

Aşırı yeme ve obezitenin esas sorun olduğu kişiler dışında, fazla yemek yeme çok kere hafif nörotik depresyonlardan mustarip kadınlarda ve mutsuzluğa karşı yaygın bir tepki olarak belirir. Anoreksia nervosa geçiren bazı genç kızlarda da kısa nöbetler halinde gelişebilir.

PORFİRİ

Porfiri, yetersiz penetranslı bir otosomal dominan genin kalıtımıyla gelişir ; böylece bu geni taşıyanların bir bölümünde biokimyasal olarak belirlenebilen porfirin metabolizması anormalliği bulunmakla birlikte, bu kimseler klinik semptom göstermezler. Porfiri'nin en az beş ayrı tipi vardır: Bunlar arasında en önemlileri akut intermittent porfiri (İsveç tipi) ve porphyria variagata'dır (Güney Afrika tipi).
İsveç tipi porfiride semptomlar episodik olarak belirir ve hipotansiyon, akut başağrısı, kusma, karın ağrısı, poliüri ve genellikle motor nöropati biçimini alan nörolojik belirtiler vardır. Psikiyatrik semptomlar hastanın bağırıp çağırdığ. ve hallüsinasyonlara uğramış gibi bir davranış gösterdiği konfüzyon durumlarından ibarettir.
Porfiri çocuklukta seyrek görülür ve genellikle 30 yaşlarında başlar, ilaçlarla ilişkisi önemlidir, çünkü barbitüratlar, sülfonaller, sülfamidler, allilisopropilasetilüre ve aminopirin gibi ilaçlar nöbetleri presipite edebilir. Nöbet sırasında psikiyatrik semptomlar için barbitürat kullanımından kaçınmak özellikle önemlidir, çünkü bunlar paralize ve solunum yetmezliği nedeniyle ölüme yol açabilir.

PORTAL SİSTEMİK ANSEFALOPATİ

Kronik karaciğer sirozunda, portal ve sistemik venler arasında bir şönt oluşabilir. Karaciğerin ürik aside metabolize ettiği amonyak detoksike olamaz, kan amonyak düzeyi yükselir ve nöropsikiyatrik fenomenler gözlemlenir. Konfüzyon, letarji, bilinç değişimi ve sonunda komanın yanısıra karakteristik bir tremor ve diğer ekstrapiramidal ve piramidal belirtiler görülür. Yüksek azot dieti yahut amonyum klorür, bu durumu şiddetlendirir. Bilinç değişimi EEG ile kaydedilir. Protein alımının azaltılması, barsağın neomisin (günde 1-2 5 gr) ile esterilizasyonu ve kolektomi, başarılı tedaviler olarak rapor edilmiştir.

PRE-SENİL DEMANS

Bu terim, 40-60 yaşları arasında demansa yol açan idiopatik dejeneratif sinir sistemi hastalıklarını kapsar. Belli başlı hastalıklar arasında Pick hastalığı, Alzheimer hastalığı, Jacob-Creutzfeld hastalığı ve özel karakteristikler göstermekle birlikte hiçbiri bu yaş dönemine özgü olmayan bir grup demans girmektedir. Çok kere 40 yaşından önce başlayan Huntington koresi genellikle bu terimin kapsamı dışında sayılmaktadır. Bunlardan başka frengi, serebrovasküler hastalık, serebral tümör, miksödem, alkolizm ve kronik nörolojik bozukluklardan (örneğin subakut kombine omurilik dejenerasyonu ) ileri gelen sekonder demanslar vardır.

Projeksiyon

Önemli bir zihinsel *****izma olan projeksiyon, başkalarına hoş olmayan kişisel duygu ve tutumların atfedilmesidir. Patolojik durumlarda beliren paronoid delüzyonların temelinde de, düşmanlık ve saldırganlık duygularının projeksiyonu vardır. PROSTAGLANDİNLER Prostaglandinler, yakın zamanlarda
bulunmuş biolojik etkinlik gösteren maddelerdir. Vücuttaki tüm fonksiyonları henüz bilinmemekle birlikte, beynin bazı bölümlerinde sinaptik iletici görevi gördükleri ileri sürülmüştür.

PRİAPİZM

Acı veren kronik ereksiyon durumu olan priapizm bazan psikosomatik bir tezahür sayılırsa da, aslında her zaman temeldeki bir hastalığın tezahürüdür. Bu hastalık, çorpora cavernosa trombozu, lösemi ya da Hodgkin hastalığı gibi lokal veya genel bir hastalık olabilir.

PRİMER (OTOKTON) YANILGILAR

Şizofrenik düşüncede iki ayrı öğe vardır; primer anormal fikir ve bu primer anormal fikirlerden ötürü oluşan düşünceler. Bir hasta, işinde belli bir olay sırasında insanlar tarafından toplumdışı bırakıldığı yanılgısına kapılabilir. Bu konuda, kendi kanısından başka hiçbir kanıt sunamaz. Bu bir primer veya otokton yanılgıdır. Bu tutumunu, mensubu olduğu ırk veya din ile açıklayabilir; ama bu fikir de birincisinin bir türevidir veya birinci fikre sekonderdir. Primer yanılgılarla pasiflik duyguları arasında ilişki vardır; hastanın düşünceleri dış etkenler tarafından aşılanmış veya kontrol ediliyor gibidir. Hasta için şaşırtıcı olmasına rağmen, primer delüzyonlar kesin inanç niteliğindedir. Bu yanılgılar bir şizofreni karakteristiğidir.

PSEUDO-CYESIS

Seyrek rastlanan bu bozuklukta, genellikle hiç doğum yapmamış olan bir kadında gebe olduğu inancına eşlik eden gebeliği andırır semptom ve belirtiler gelişir. Bu semptomlar arasında amenore, sabah bulantısı ve bebeğin hareketlerini hissetme vardır. Karında şişme ve memelerde büyüme olur. Pseudocyesis'in birçok karakteristiği iradeyle geliştirilebilirse de, bazı vakalarda hormonal bir bozukluğun yanısıra corpus luteum persistansı mevcuttur. Hastaların birçoğunda yoğun bir gebe kalma arzusu vardır. Bu durum, şizofrenik bir hastada bazan görülen gebelik delüzyonundan ve şantaj ya da kötü amaçlarla bilinçli aldatmalardan farklıdır.

PSÖDO-NÖROTİK ŞİZOFRENİ

İlk olarak 1949 yılında tanımlanan bu durumda, görünüşte nörotik olan bir bozukluk ilerleyerek şizofrenik hastalığa dönüşmektedir. Anksiete belirgindir ve hastanın yaşamının bütün yönlerinde egemendir. Nörotik tezahürler genellikle değişken olup obsesyonlar, histerik semptomlar, kusma ve çarpıntı gibi somatik anksiete tezahürleri ve çeşitli cinsel anormalliklerden ibarettir. Semptomlar şiddetli olup davranış ve kişilik bozukluğu nevrozdakinden daha yaygındır. Hastalığın seyrinle görülen kesin şizofrenik semptomların eşlik ettiği kısa süreli psikotik episodlar giderek daha da belirginleşir.

PSÖDO-REMİNİSANS

Hastanın yaşamadığı olayların patolojik olarak «anımsanması» anl***** gelen genel bir terimdir. Üç alt-gruba ayrılır: (a) organik durumlarda beliren konfabülasyon (b) pseudo-logica phantastica; (c) organik, psikopatik va da psikotik durumlarda beliren retrospektif yanılgı. ( PATOLOJİK YALAN SÖYLEME)

PSİKO-BİOLOJİK PSİKİYATRİ

Psikiyatri teorileri genellikle psikolojik ve fiziksel olanlar arasında kesin bir ayrım gösterir. Adolf Meyer, hastalığın ancak bireyin psikolojik, biolojik ve ortamsal durumu hesaba katılarak anlaşılabileceği kanısındaydı. Hekimin, hastalığı birkaç faktöre reaksiyon olarak beliren kişinin, sosyal, medikal ve psikolojik ortamlarının üzerinde durmasının gerektiğine inanıyordu. Meyer, kişilik tipi gerek zihinsel, gerekse fiziksel hastalığın tezahürlerini etkilediğinden özellikle zihinsel hastalıkta belli bir kişiliğin belli dış koşullara gösterdiği reaksiyon ile gerçek endojen hastalığın ayırdedilmesinin önemi üzerinde durmuştur. İngiltere'de psikiyatri genellikle psikobiolojik teoriye dayanmaktadır.

PSİKODRAMA

Psikodrama Öncelikle hastanın kişisel ve emosyonel sorunları kadar yakın çevresindeki etkileşim sorunlarını da belli bir yapı, yönetim ve dramatizasyona göre dışa vurmasını (ACTING OUT) olanaklı kılan bir çeşit grup psikoterapisidir. Psikodramanın şizofrenideki kullanımında, hastalığın anlaşılması ve yorumlanmasına temel oluşturan kavram, şizofrenide görülen iletişim (kommünikasyon) bozukluğu ve kişinin duygu ve yaşantılarını gruptaki öbür bireylere projeksiyon yoluyla aktarmasıdır. Kekeleme ya da tik gibi motor bozukluklar gösteren nörotikler de bu yöntemle tedavi edilmişlerdir. Homoseksüellerdeyse, psikodrama yeniden şartlayıcı bir davranış tekniği olarak kullanılmaktadır.
Psikodrama yönteminin temelinde, eylem ve dramatik psikoterapinin sözle ifadeden daha derin bir bilinçlilik sağladığı ilkesi vardır. Hedef sezgi değil, spontanlıktır. Oyuncu denek (hasta), oyunun kahramanı rolündedir. Terapist ise oyunun yapısını hastanın temel anksieteleri, çatışmaları ve früstrasyonlarına ilişkin olarak verdiği ipuçlarına göre kurar. Transferans durumunun etkisini yoğunlaştırmak ya da anlamını açıklığa kavuşturmak amacıyla, terapistin yönettiği rolleri oynayan gruptaki öbür üyeler de yardımcı ego'ları sağlarlar.

PSİKOLOJİK BAĞIMLILIK

Dünya Sağlık Teşkilâtının yaptığı tanımda, psikolojik bağımlılık ve fizik bağımlılık arasında ayrım vardır. Psikolojik bağımlılık yalnızca ilacı kullanmanın verdiği öznel zevki değil, aynı zamanda hastayı bunu kullanmayı sürdürmeye iten emosyonel dürtüleri de kapsamaktadır; bunlar arasında sıkıntı duygularının, anksietenin, vb. giderilmesi vardır. Bağımlılık yaratan belli başlı uyuşturucularda durum oldukça açıktır, ama hastalarda kullanılan bazı psikotrop ilaçlar için de psikolojik bağımlılığın sözkonusu olup olmadığına karar vermek çok kere güçtür. Bu gibi hastalarda başlıca tedavi öncesi semptomları, anksiete ve depresyondur. Böylece terapinin durdurulması bu semptomların yeniden başgöstermesine yol açabilir ve hastanın istemediği bir tedavi öncesi durumuna dönüş olasılığı taşıyarak ek bir anksieteyi presipite edebilir. Bu durumu bazı hekimler psikolojik bağımlılıkla karıştırmaktadırlar.

PSİKOLOJİK TESTLER
Bir psikolojik test, niteliksel ya da niceliksel olarak puanlandırılan ve belli bir psikolojik karakteristiğin veya karakteristikler dizisinin varlığını, yokluğunu yahut derecesini belirlemeyi amaçlayan biçimsel bir değerlendirme işlemidir. Zekâ ve kişilik değerlendirmeleri için sık sık test işlemlerine başvurulur. Zekâ testleri deneysel esasa göre seçilen, güçlüklerine göre derecelendirilen ve bir kimsenin bireysel puanının değerlendirilmesinde karşılaştırılabilecek norm'lar sağlamak amacıyla sözkonusu grubu yansıtan örnek denekler test edilerek standardlaştırılmış bir dizi zekâ sorusundan ibarettir. Uygulayan kişi de, testin güvenilirliği ve geçerliliğine ilişkin istatistik bilgiyi edinmek zorundadır. Güvenilirlik genellikle değişik zamanlarda kaydedilen ya da başka başka test uygulayıcılarının elde ettikleri test puanlarının tutarlılığı ölçülerek değerlendirilir. Geçerlilik, yani bir testin amaçladığı değerlendirmeyi gerçekten başarıp başarmadığıysa, test puanları ile bir sınavda alınan notlar gibi herhangi bir dış kriter arasında korrelasyon kurularak saptanır. Grup testleri, örneğin Raven progressif matriksleri birkaç kişiye aynı zamanda uygulanabilmektedir. Daha çok zaman gerektiren bireysel testleri usta bir test uygulayıcısı belli bir süre içinde yalnızca bir kişiye uygulayabilir. Bunlar arasından, eski Binet-Simon testinin modernleştirilmiş bir tipi çocuklarda hâlâ yaygın olarak kullanılmaktadır. Weschler Yetişkin Zekâ Testi (WAIS) yetişkinlerde en çok kullanılan zekâ testidir. Çocuklarda elde edilen test puanları çok kere herbir yaş düzeyindeki çocukların başardıkları ortalama puanlara göre hesaplanan zekâ, yaşlarına (MA) Bu durumda beklenen IQ : 100'dür. Ancak, kişinin zekâ yaşı adolesansdan sonra artma göstermez. Bu yüzden ve ayrıca istatiksel nitelikte birkaç teknik güçlük nedeniyle bu yoldan hesaplanan IQ, özellikle yetişkinlere uygulanan testlerde yeterli bir puan sağlamaz. Birçok modern testten elde edilen IQ'lar aslında «Standard» veya «sapma» puanlarıdır. Yüzde oranları da başka bir uygun ölçüm sağlayabilir. Kişilik testleri başlıca iki tiptir: Kişilik envanterleri (MMPI) ve projektif teknikler. Kişilik envanteri deneğin kendi başına yanıtladığı bir soru kağıdından ibarettir; denekten, bir dizi tümce ya da soruya «evet» veya «hayır» (yahut «bilmiyorum») yanıtlarından birini vermesi istenir. Puanlama objektiftir ve testler tıpkı zekâ testlerindeki gibi standardlaştırılabilir. Deneklerin çeşitli eğilimleri sorulara verdikleri yanıtları etkiler; bu eğilimleri elimine etmek amacıyla başvurulan bir sürü ustaca yönteme rağmen, tipik bir kişilik envanterinin güvenilirlik ve geçerliliği birçok zekâ testine kıyasla epeyce düşüktür. Rorschach, mürekkeplekesi testi ve tematik appersepsiyon testi gibi projektif tekniklerdeyse, denek belirsiz ve yapışız stimuluslarla karşılaştırılır. Dolayısıyla deneğin yanıtlarını daha çok kişisel faktörlerin belirlediğine ve ona özgü algılama biçimleriyle ort***** gösterdiği tepkilerin bu yanıtlarda yansıdığına inanılmaktadır. Bu teknikler öbür tip psikolojik testlerdeki objektiflikten yoksun olup son derece uzmanca yorumlar gerektirirler. Uzmanca yorumlansalar bile, geçerlilikleri hâlâ tartışma götürmektedir.

PSİKOMOTÖR NÖBETLER

Bir uyarı (aura) ve davranış bozukluğu dönemiyle çok kere bunu izleyen başka nöbet fenomenleri karakteristikleri gösteren epileptik nöbetler için klinik tanım olarak psikomotör nöbetler terimi kullanılır. Aura'ların anlaşılması güç, davranış bozukluğu döneminin süresi kısa ve tüm nöbet fenomeni farkedilemeyecek derecede geçici olabilir; bazansa çok kere bu dönemi izleyen majör konvülsiyonlara egemen olduğu görülebilir.
Bir psikomotör nöbet sırasında uyku haliyle bilinçsizlik arasında bir bilinçlilik bozukluğu, giysiyle oynamayla oryantasyon reaksiyonları arasında bir motor davranış bozukluğu otonom fonksiyon bozukluğu belirtileri ve çok kere konuşma bozuklukları gelişir. Kompleks otomatizmde görülebilir. Sübjektif belirtiler arasında aura'ların yanısıra, emosyon bozuklukları, algı yanılsamaları (illüzyonları) ve paramneziler vardır.
Psikomotör nöbetlerden birçoğu fokal temporal lob epilepsileridir. Ancak, inşula, inferior orbital korteks ve genel olarak tüm limbik sistemdeki lezyonlar bu nöbetleri harekete geçirebilir. Temporal lobdaki statik lezyonlara kronik epilepsi eşlik ederse de, psikomotör nöbetler ilerleyen serebral lezyonların bir semptomu olabilir. Temporal lob tümörleri anksieteyi ve otonomik bozukluklardan ileri gelen kaba duyumların yanısıra belli duyumları da harekete geçirir. Limbik sisteme yakın orta çizgi tümörleri de psikomotör nöbetlere, hafıza bozukluklarına ve genellikle temporal lobla ilgili sayılan başka semptomlara yol açabilir. Karakteristik bir EEG kaydı yoktur, ama psikomotör nöbetlerin oluşumuyla ilgili alanlarda foküs görülebilir.
Tedavi, özellikle otomatik davranış kontroluysa, bu tip epilepsilere eşlik eden akıl ve davranış bozukluklarının ele alınmasını gerektirir. (EPİLEPSİ)

PSİKOMOTÖR RETARDASYON

Manikdepressif depresyonlarda rastlanan konuşma ve motor aktivite yavaşlamasını tanımlayan bir terimdir. Bu yavaşlamaya hemen her zaman bir dereceye kadar kısıtlanma da eşlik eder; hasta ender olarak kendiliğinden konuşur ve normal jestleriyle bunlara eşlik eden bedensel hareketlerini yitirir. Hafif vakalarda retardasyon o kadar belirsizdir ki, ancak geriye dönük incelemelerle teşhis edilebilir; oysa bazan yavaşlama ve kısıtlama stupor derecesinde ağır seyredebilir. Geçmişte ajitasyon ve retardasyon alternatifler olarak sayılıyorduysa da, bu doğru değildir; bu iki durum birlikte varolup birbirlerinden bağımsız dalgalanmalar gösterebilirler. Retardasyonun fizyolojik temeli karmaşıktır. Gözlemcinin yavaşlama olarak algıladığı durumu hasta bir güçlük olarak hisseder ve metabolizma hızıyla elektromiyogram gibi fizyolojik indeksler de retarde hastaların aslında bir hareketsizlik durumundan çok uyarım durumunda olduklarını açıkça göstermektedir. Semptomun başlıca önemi, varlığının manik depressif ya da endojen tipte depresyona ve dolayısıyla ECT'ye olumlu cevap vermesi olasılığına işaret etmesidir.
«Zihinsel retardasyon» (AKIL GERİLİĞİ) terimiyse, akıl yetersizliğiyle eş anlamlı olup başka bir anlam taşır. Terimin hangi anlamda kullanıldığı çok kere konudan belli olursa da, bu çift anlamlılık bir talihsizlik sayılabilir, çünkü depresyondaki retardasyonun «aptallık» olarak yorumlanması pek de seyrek rastlanan bir yanlışlık değildir.

PSİKONEVROZLAR

(Nevrozlar, Nörotik Reaksiyon Tipleri)
Psikonevrozların psikozlardan farkları arasında emosyonel yaşantı ve davranışın normale göre niceliksel değil de, niteliksel bir ayrım göstermesi, sezginin genellikle mevcut olması, gerçeklikle ilişki ve gerçeklik duygusunun zarar görmemesidir. Psikozlarda görülen kişilik gerilemesi, somut düşünce bozuklukları ve gerçeklikle ilişki kaybına psikonevrozlarda rastlanmaz; organik zihinsel bozukluklardaki oryantasyon bozukluğu yahut konfüzyon da yoktur. Psikonevrozlar, kişiyle iç ya da dış stress'ler arasındaki çatışmalardan doğan aksieteye karşı represyon, konversiyon/dissosiyasyon, yer değiştirme, fobik kaçma ve/veya tekrarlamalı düşünce ve eylemler gibi savunma *****izmalarının geliştiği reaksiyonlardır. Alt-gruplar da anksiete reaksiyonu, dissosiyatif (histerik) reaksiyon, fobik reaksiyon, obsessifkompülsif reaksiyon ve psikonörotik dépressif reaksiyonu kapsar. Freud'un etyolojiye ilişkin fikirleri, psikolojik gelişimin belli düzeylerindeki (örneğin oral, anal, fallik) fiksasyona dayanmaktadır; hangi nörotik reaksiyonun gelişeceği, kullanılan egemen zihinsel savunma *****izmasıyla belirlenir (örneğin obsesyonel nörotiklerde anal düzeydeki fiksasyon sonucu semptom oluşumunda önem taşıyan zihinsel *****izmalar yadsıma, projeksiyon ve yer değiştirmedir) .
Pavlov'cu kavramların ağırlık noktasını da nevrozların sürekli stress ve anksieteden kaçma davranışıyla beslenen öğrenilmiş davranış biçimleri (pattern'leri) olduğu ve uygun davranış terapisi teknikleriyle giderilebilecekleri görüşü oluşturur. Bu teorik çerçevelerden hiçbiri, günümüzde spesifik nörotik reaksiyonlara kalıtsal predispozisyon konusunda elde edilen kanıtlara ters düşmemektedir; bu reaksiyonları kişisel anlam taşıyan stress presipite etmektedir.
Nörotik sağlıksızlık prevalansı yüksektir: Nüfusun %15 kadarını bu gibi semptomlar etkilemektedir. Çocuklukta tik, kekeleme, enuresis, uyurgezerlik, vb. gibi bazı huylar emosyonel uyum bozukluğuna işaret edebilir, ama spesifik fobilerin önemi değişkendir. Karanlık, gürültü ve yabancı korkularına çok sık rastlandığından bunlar hemen hemen evrensel sayılmaktadır. İnatçı nitelikte okul nefreti yahut fobisi kişisel ve ailesel dinamikle ilgili özel araştırma gerektirir.
Bazı nevrozların belli karakteristikleri vardır. Kompensasyon nevrozunda, hastanın istemleri çözümlenmeden tedaviye tam cevap alma olasılığı azdır. Depersonalizasyon çok kere bir fobik anksiete ortamında ya da depresyon ve anksiete özellikleri gösteren katı, obsesyonel yapılı genç yetişkinlerde gelişir. Prognoz genellikle stress altında çözülmeye karşı yapısal yatkınlığa, bu stress'in şiddetine, ortamı yeterli bir biçimde yönetme yeteneğine ve erken tedavi (spesifik nörotik reaksiyon tipi ve kişiliğe uygun tedavi) olanağına göre değişir. Tedavi uygun tipte psikoterapiyi, gerekirse trankilizansedatif yahut antidepresan medikasyonu, davranış terapisini, sosyal ve ortamsal kontrolü kapsar. Şiddetli ve entraktabl gerilimli hastalarda seyrek olarak prefrontal lökotomi endike olabilir.

PSİKOPATİK BOZUKLUKLAR

(Psikopatik Kişilik ve Psikopatik Durumlar)
Psikopatik bozukluklar, İngiltere'de 1959'da yürürlüğe koyulan Akıl Sağlığı Yasasında şöyle tanımlanmıştır: «Hastada anormal derecede saldırgan yahut ciddi nitelikte sorumsuz davranışa yol açan ve tıbbi tedavi gerektiren ya da tıbbi tedaviye karşı duyarlı olan, (zekâ geriliğinin eşlik ettiği ya da etmediği) inatçı bir akıl bozukluğu veya yeteneksizliğidir. Bu tanımda sosyal öğenin yeri büyük olmakla birlikte, aslında psikopat terimi başka klinik özellikleri de içermektedir. Birincisi, bir emosyonel öğrenme yeteneksizliği (bazan buna olgunlaşmama adı verilir), özellikle sevme ve sevilmeyi öğrenememe, sonucunda da dengeli yahut doyurucu kişisel ilişkiler kuramama sözkonusudur, İkincisi, normal bir «vicdan» (ya da süperego) geliştirememe durumu vardır; yani suçluluk ve pişmanlık duyguları ya yoktur, ya da patolojiktir. Önemli derecede fevri davranış, stress'e karşı emosyonel bakımdan aşırı tepki ve yüksek bir olasılıkla EEG anormallikleri mevcut olabilir.
Asosyal davranış sık rastlanan bir sonuçtur ve tekrar tekrar cezaevine düşen kişilerden birçoğu psikopat olmakla birlikte, psikopatların hepsi yasaları çiğnemezler. Kadınlarda daha seyrek rastlanan bir bozukluktur. Bilinen komplikasyonları arasında psikotik episodlar sayılabilir (CEZAEVİ PSİKOZLARI).
Etyoloji bilinmemektedir. Bozukluğun ebeveynden çocuklarına geçmesinde genetik öğe fazla rol oynamamakla birlikte, yanlış bir yetiştirme tarzı çok daha önemli bir rol oynar. Birçok psikopat ,kötü davranışlara, sevgi yoksunluğuna, ailede reddedilmeye ya da çocuklukta son derece tutarsız bir eğitime maruz kaldıkları, emosyonel yönden doyurucu olmayan ortamlardan gelir.
Bu bozukluklar genellikle çocuklukta başlar, ama davranış bozuklukları gösteren çocukların hepsi ilerde psikopat olmazlar. Teşhisi hiç değilse yetişkinlik yaşlarının başlangıcına kadar geciktirmek yerinde olur. Seyrek olarak da, bozukluk şiddetli beyin travmasını izleyebilir. Yetişkin psikopatlarda tedavi genelikle etkisiz kalmakla birlikte, bazı hastanelerde birkaç yönteme başvurulmaktadır. Psikoterapi, hastanın suç işlemesine yol açan ve fevri ya da asosyal davranışlarını presipite eden özel stress'leri önleme yoluyla, onun doyurucu ilişkiler kurmasında yardımcı olabilir.
Psikopatlar arasında, yetişkinlik döneminin ileri yaşlarına kıyasla, başlangıç yaşlarında olanların oranı daha yüksektir; bunun nedeni bir yandan durumun zamanla düzelmesi, bir yandan da ihmal, kaza, intihar ve başka şiddet biçimleri yoluyla moralitenin yüksek olmasıdır.

PSİKOSOMATİK BOZUKLUKLAR

Psikososyal olaylarla, görünüşte fiziksel nitelikte olan bir bozukluğun semptom ve belirtilerinin oluşumu arasında doğrudan doğruya bir ilişki bulunduğu kanıtlanabilen heterojen bir grup hastalık için bu terim kullanılmaktadır. Bu hastalıklar arasında astım bronşiyal, peptik ülser, bazı hipertansiyon ve koroner tromboz tipleri, ekzema, psoriasis ve ürtiker gibi cilt hastalıkları, iktidarsızlık, erken ejakülasyon, menoraji, amenore, vb. gibi çeşitli cinsel bozukluklar vardır. Bu hastalıkların hepsinde, emosyon ile fiziksel bozukluk arasındaki ilişki, hekimin gözünden kaçmayacak derecede belirgin olduğundan, sonucunda «psikosomatik» terimi kullanılmaya başlamıştır. Günümüzde, tıpta psikosomatik yaklaşımdan sözetmek daha doğru sayılmaktadır; yani, hastaya aynı zamanda hem fiziksel, hem de psikolojik araştırmalar uygulanmaktadır. Hangi tipte olursa olsun, hastalık genel olarak organizmanın hem iç, hem de dış ortamda değişen çeşitli olaylara karşı bir reaksiyonu olarak düşünülmektedir. Değişen koşullara karşı tepki kapasitesine göre, organizma sağlıklı kalır, hastalanır, iyileşir ya da ölür. Organizmanın tepkisi hem fiziksel hem de psikolojik değişimlerden oluştuğundan, bütün hastalıklar psikosomatiktir. Kişinin genetik yapısı da büyük önem taşır. Dış ortamdan gelen nispeten hafif bir stimulus, belli bir predispozisyonu olan kişide belirgin değişimlere yol açabilirken, farklı bir genetik yapıyı, aynı stimulus hiç etkilemeyebilir. Hastalığı birçok faktörün belirlediğine inanılmaktadır: Örneğin, astım bronşiyalde çok kere birkaç allerjik, emosyonel ve enfektif faktör birleşerek nöbetleri harekete geçirir. Hastalığın biçimini «soyaçekim» belirler; genetik ve yapısal faktörler belli bir ortama karşı reaksiyon gösteriler. Böylece, güç yaşam koşulları altında, örneğin Avrupalı askerlerde tropikal ülkelerde gelişen hastalıklar, Sibirya'da rastlananlardan farklı olacaktır. Klinisyen yönünden, bu teorik yaklaşım önemlidir, çünkü bu sayede hastasının hem bedeninde, hem de psikososyal ortamında yer alan değişimleri anlayabilir. Klinisyen üç bölümlü bir soru sormalıdır: «Niçin bu hastada belli bir zamanda belli bir hastalık biçimi başgöstermiştir? Bu soruyu yanıtlayabilen bir hekimin geniş kapsamlı bir teşhiste bulunması, terapi uygulaması ve prognoz kaydetmesi kolaylaşacaktır. Tıpta psikosomatik yaklaşım, hastalığın hem zihinsel, hem de fiziksel faktörlerini hesaba katar; bu yaklaşım psikolojik yahut da fiziksel tedavi yöntemlerinden yalnızca birine ya da belli hiçbir psikoloji ekolüne körükkörüne bağlı değildir.

PSİKOTERAPİ

Fiziksel tekniklerden çok, psikolojik tekniklerin kullanımına dayanan bir hastalık tedavisi yöntemidir. Hastaya yol gösterme, ortamını değiştirme, güven duygusu aşılama, onu ikna etme, abreaksiyon ile sonuçlanan katartik teknikler yoluyla yakın çevresindeki güçlükleri yenmesinde yardımcı olmayı amaçlayan en basit destekleyici psikoterapiden, hastanın savunma *****izmalarını yorumlayarak kişiliğini yeniden yönlendirmeyi hedef alan Freud'un çalışmalarının temel oluşturduğu psikanaliz gibi daha karmaşık psikoterapilere kadar çeşitli yöntemleri kapsar. Fobik durumlarda desensitizasyon alkolizm ve cinsel sapıklıklarda aversiyon terapisi ve çocuklukta otizm durumlarında kullanılan operant ya da «pozitif» şartlama gibi davranış terapileri de bu kapsama girer. Desensitizasyon işlemlerinde gevşeme ya da destekleyici terapilerde telkine yatkınlık sağlamak amacıyla bazan hipnoz da kullanılmaktadır. Çocuklarda, ebeveyn gibi emosyonel bakımdan önemli objeleri simgeleyen nesnelerin kullanıldığı oyun terapisi teknikleri, temeldeki çatışmaların analizinde yardımcı olur. Ayrıca, terapötik oyun odasındaki hoşgörülü ortam, özellikle kısıtlanmış ve egemenlik altında bırakılmış çocuklarda önemli emosyonel tutumları ortaya çıkarır.
Hekim-hasta ilişkisi son derece önemlidir. Destekleyici tekniklerde hastanın hekimin bilgisine ve ilgisine duyduğu inanç ve iyi niyetten büyük yarar sağlanabilir. Daha formel analitik terapilerde transferans durumunun kendiliğinden gelişmesi beklenir (hastanın projeksiyon yoluyla terapiste yansıttığı sevgi ya da nefret duyguları, bu duyguların ilk kaynağı açısından analiz edilir). Psikoterapi tek bir kişiye veya bir gruba uygulanabilir; grup genellikle, terapistle birlikte yaklaşık sekiz kişiden oluşur. Egzistansiyel analiz ise, hastanın varoluşu ve çevresindeki önemine ilişkin kendi kişisel deneyiminin önemi üzerinde durmaktadır.

PSİKOZ

Psikoz şiddetli seyreden, belirgin derecede bozuk bir davranışa yol açan, olağan yaşantının bir uzantısı veya abartılması olarak açıklanamayan ve hastanın sezgisini yitirdiği bir akıl hastalığıdır. Bu tanıma giren öğelerlen birinin yokluğunda da kullanılan bu terim, bu öğelerin belirgin derece bulunmadığı «psikonevroz» terimin karşıtıdır. «Psikoz» başlığı altına toplanan teşhisler iki gruba ayrılır: Fonksiyonel ve organik psikozlar, organik patolojinin saptanmadığı durumlardır. Bunlar arasında şizofreni «paranoid durumlar dahil, ve affektif bozukluklar «depresyon ve mani » vardır. Bazı fonksiyonel psikozlar organik durumlardan da kökenlenebilir; örneğin ameliyat, doğum, virüs hastalığı sonrasında. Organik psikozlar beyin fonksiyonu bozukluğunun primer sonucu olan ve temel bir sendromun saptandığı durumlardır; hafıza, oryantasyon, zekâ fonksiyonu ve yargı bozukluğuna eşlik eden emosyonel denge kararsızlığı. Organik psikozun etyolojisi kaps***** beyin fonksiyonunu etkileyen herhangi bir hastalık, toksin, travma, yıkım ya da karans durumu girebilir. Bu sendrom demansın ayrılmaz bir parçasıdır ve en çok ileri yaşlardaki dejeneratif serebral değişimlerde görülen kalıcı beyin harabiyetinin fonksiyonel sonucudur (SENÎL DEMANS). Geçici, reversibl beyin bozukluğu, organik sendromun öbür özelliklerine eşlik eden algı bozukluğunun (bilinç bulutlanması, hallüsinasyonlar yer aldığı deliriuma yol açar (örneğin anestezik uygulaması ya da konküsyondan sonraki iyileşme döneminde görüldüğü gibi).
Psikozların nedenleri reaktif (eksojen) ve endojen olmak üzere iki kategoriye ayrılır. Bu ayrım en çok dépressif hastalıkta belli olmakla birlikte, bunda bile vakaların yalnızca düşük bir oranı klinik açıdan kesinlikle bu gruplardan birine ayrılabilir. Herbir vakanın, bazısı dış ve bazısı da içten kökenlenen birkaç gücün ortaklaşa yarattıkları bir sonuç olarak düşünülmesi daha doğru olacaktır. Bu görüş terapi bakımından önemli pratik anlamlar taşır, çünkü tedavinin dayandırılacağı değerlendirme sırasında tüm faktörlerin gözden geçirilmesini gerektirir: Bir yandan teşhis formülüne göre rutin tedavi uygulanmasını, öte yandan da yalnızca «psişik» etkenlerin hesaba katılmasını önler. Şizofrenik ve organik psikozlarda da, psikiyatrik tedaviyi yürüten sürekli bir modifikasyon süreci içinde hem dış, hem de iç öğelerin göz önünde tutulması şarttır.

PSİKOŞİRÜRJİ

Egas Moniz standard lökotomi ameliyatını 1935'de gerçekleştirmiştir. Bu işlemin, frontal korteks ve talamus dorsomedial nukleusu arasındaki bağlantıyı müdahale ederek, dayanılmaz gerilim ve anksiete durumlarını giderdiği anlaşılmıştır. Yapılan ilk ameliyatın modifikasyonları sonucunda, en az yan etkiyle terapötik etkinlik sağlanmıştır. En yaygın işlemler arasında bimedial lökotomi ve orbital alt-kesim vardır; öteki işlemler arasındaysa «körleme» rostral lökotomi, frontal bağlantılara radioktif yitrium emplantasyonu ve stereotaktik talamotomi ile cingülektomi vardır.
Bu ameliyat, entraktabl gerilimden mustarip, dengeli ve dürtülü bir kişiliği olan hastalarda endikedir. Çok kere hemen semptomatik rahatlama sağlanır ve başarılı bir sonuçta yoğun bir rehabilitasyon rol oynar. Ameliyat hastanın oto-kontrolunu azaltabilir ve dengeli kişiliklerde pek önem taşımamakla birlikte, dengesiz ve psikopatik eğilimli kişiliklerde sakıncalıdır.

PSİKİYATRİK HASTALIKLARI SINIFLANDIRILMASI

Hastalıkları altı gruba ayıran nispeten basit bir sınıflandırma oldukça yararlıdır:
1. Affektif bozukluklar
2. Şizofrenik bozukluklar
3. Nörotik bozukluklar
4. Sosyopatik bozukluklar
5. Organik bozukluklar
6. Zekâ retardasyonu Bunlardan her birinin karakteristiği de yine basit bir semptom tablosudur: (a) ruhsal durumun değişmesi;
(b) düşünce proçesinin değişmesi;
(c) anksietenin artması; (d) sosyal güçlükler; (e) hafıza bozuklukları ve (f) zekâ retardasyonu.
Psikiyatrik bilgilerin bugünkü durumunda, birçok vakanın etyolojisi bilinmediği zaman, bu semptomatolojik sınıflandırma herhalde en yararlı dayanaktır. Çocuklardaki psikiyatrik bozuklukları bugün ayrı bir sorun olarak ele almak gerekir; sınıflandırma güçlükleri uzmana aittir ve aile hekimiyle ilgisi yoktur.


__________________
Ya kendin gibi görün yada gözüme hiç görünme!


Bozuk Kırık Link varsa lutfen Ozel mesaj atarak bildiriniz,Linkleri Yenileyelim


HİÇ KİMSE BEN,BENDE HİÇ KİMSE DEĞİLİM.MENFAATLERİN ÖTESİNDEYİM ...BEKLERİM!(FARKIM TARZIM)GÖRELİM MEVLAM NEYLER,NEYLERSE GÜZEL EYLER,KUL BELA BULMAZ HAK YAZMADIKÇA,HAK BELA YAZMAZ KUL AZMADIKÇA,KUL KADERİNİ YAŞAR BAHTINA NE ÇIKARSA ..
almira isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-10-2009, 10:32 AM   #18 (permalink)
Yol Arkadasim
almira - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 10.461
Tecrübe Puanı: 1000
Rep Puanı : 22094
Rep Derecesi : almira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond repute
Standart

R

REAKTİF DEPRESYON

Endojen ve eksojen veya reaktif hastalıklar arasındaki geleneksel ayrımdan türeyen yetersiz bir terimdir. Gerçekte, öbür hastalıklar gibi, bütün depresyonlarda sosyal ve ortamsal faktörlerle organizmada doğuştan mevcut öteki önemli faktörler arasındaki etkileşimin birer ürünüdür. Günümüzde reaktif depresyon genellikle nörotik depresyonla eş anlamda kullanılmaktadır. Depresyonun ya bir kayıp veya hayal kırıklığını izlediği, ya da kronik bir früstrasyon durumunda belirdiği ve ortamsal etkilere tepki olarak dalgalanmak ruhsal durum, ağlama nöbetleri, uyuma güçlüğü ve bazen histrionik davranış, kendine-acıma ve sinirlilik gibi karakteristikler gösteren vakaları tanımlayan bir terimdir. Belirgin psikotik semptomlar (retardasyon, patolojik suçluluk duygusu, sabahları erken uyanma, v.b.) gösteren hastalara, depresyonları eşin ölümü gibi açıkça travmatik bir olayın sonrasına bile gelişse, genellikle reaktif dépressif teşhisi koyulmaz.

REHABİLİTASYON

Rehabilitasyon, oldukça normal bir birey olarak başlıca iki yönden (çalışma ve sosyal yaşam) işlevde bulunabilecek duruma yeniden gelme sürecidir. Psikiyatrik vakalarda, esas olarak şizofreniklerin ve beyin travması ya da ameliyatı geçiren hastaların rehabilitasyonu gereklidir. Bu süreç, normal olarak hastanede uğraş terapisi ve endüstriyel terapi yoluyla başlatılmalı ve hastanın günlük yaşantısındaki bağımsızlığı gittikçe artırılarak sürdürülmelidir. Bundan başka, kendi evlerinde yaşayan psikiyatrik hastalarda da endüstriyel terapi gereklidir. Bu süreçte bir sosyal hemşirenin denetimi kadar, bir psikiyatrist ya da pratisyenin genel tıbbi yönetimi de şarttır.

RELAKSASYON (GEVŞEME)

istemli iskelet kası hareketlerinin kaybolduğu, kas tonüsünün azalmadığı ve zihinsel sükunetin bunlara eşlik ettiği bir dinlenme durumudur. Bazı fobilerin tedavisinde uygulanan «karşılıklı inhibisyon» gibi bazı davranış terapisi tekniklerinde kullanılan bu durumu gerçekleştirmek için tekrarlı eğitim gerekebilir. Hasta kendisi için en rahat olacak biçimde yatırılarak yerçekimine karşı olan kas hareketleri önlenir. Hipnozda, telkin yoluyla transdan önceki bu durumun yaratılması amaçlanır. Güvenli ve çabuk bir gevşeme elde etmek için, kısa sürede etkili intravenöz barbitüratlar da kullanılabilir.

REM UYKUSU

Hızlı göz hareketleri (REM: Rapid Eye Movements), paradoksal uykunun özelliklerinden biridir. Uykunun bu dönemi sikluslar halinde tekrarlayarak, normal bir insanda uykunun %20-25'ini oluşturur. Günümüzde REM uykusunun beyin «onarımıyla» ilgili olduğu ileri sürülmektedir.

REPRESYON (BASTIRMA)

Represyon, bilincin kabul etmeyeceği fikir ya da impulsların bilinçten atıldığı ve bilince girmesinin önlendiği aktif, ama bilinçdışı bir zihinsel *****izmadır. Bastırılmış materyel, normal olarak istemli bilinçli hatırlamanın konusu olamaz. Depresyonu gerçekleştiren güç anksietedir ve bastırılmış materyelin bilince sızması tehlikesi anksieteye yol açar. Represyon, özellikle cinsel dürtülere karşı en önemli bir savunma *****izmasıdır. Freud'a göre, cinsel arzuların bastırılması, projeksiyon ve reaksiyon formasyonu gibi sekonder *****izmalar yoluyla paranoid reaksiyona yol açabilmektedir. Bu durumda impuls yalnızca projeksiyon yoluyla başkalarına aktarılıp öznel fikir ve dilekler başka birisine yüklenmekle kalmaz, bunların cinsel niteliği reaksiyon formasyonu yoluyla nefrete dönüşür ve hasta başkalarına karşı düşmanlık ya da perseküsyon fikirleri besler. Saldırganlık duygularının bastırılmasıysa depresyona yol açar. Gerçek ya da hayali kayıp sonucunda hasta kendisini, zarar görmüş bir nesneyle özdeşleştirir.

RESEPTÖRLER

Sempatik sinir sisteminde katekolaminler (adrenalin ve noradrenalin) için iki ayrı periferik reseptör vardır. Bunlara alfa ve beta reseptörleri adı verilir. Alfa-reseptörleri düz kaslardaki kasılmayla ilgilidir ve noradrenaline beta-reseptörlerinden daha çok tepki gösterirler. Beta-reseptörleriyse, katekolaminlerle stimülasyon sonucunda düz kaslarda gevşeme yaratırlar.
Psikiyatrik Ansiklopedi
RETANSİYON

Hafıza sürecinde, kayıt ve hatırlama arasındaki evre için kullanılan terimdir. Ezberlenecek olan bilgiler, santral sinir sistemi içinde kalıcı hafıza-izi ya da engramın pekiştirilmesini sağlayan ve muhtemelen biokimyasal nitelikte bir proçes yoluyla kısa süreli yakın hafıza deposundan aktarılır. Retansiyon, hatırlama testleriyle yalnızca dolaylı olarak değerlendirilebilir.

RETİKÜLER FORMASYON

Retiküler formasyon, bulbar bölgeyle medial talamus arasında uzanan sinir eksenindeki yaygın merkezî alandır. Belirli nukleus ya da kanal sayısı az olmakla birlikte, daha yüksek merkezlerle ilgili birçok Kiriş ve çıkışı etkileyen ufak alt-merkezler sayıca çoktur. Asandan retijküler formasyon, talamus ve kortekjsi aktive ederek bu yüksek merkezlerdeki aktiviteyi başlatır ve sürdürür. Böylece, bilinçliliğin, uyanıklığın ve dikkatin yönetiminde aracılık eder. Ayrıca sensör Kirişleri ve birçok sinir yolu boyunca gerçekleşen iletimi düzenler. Effektör yönden, retiküler formasyon spinal nekanizmaları etkiler, bedenin tepkisindeki istemli ve istemsiz öğeleri birbirine bağlayarak birçok iç organımızın fonksiyonunu kontrol eder.

ROMATİZMAL ARTRİT

Özellikle periferik eklemlerde şişme ve ağrılara yol açan, genel bir sistemik hastalıktır. Etyoloji bilinmemektedir ve emosyonel faktörlerden sözedilmekle birlikte belli hiçbir nedeni olmaksızın nüksetme ya da iyileşme görülür. Bazı hastalarda öfke yahut anksiete artışlarında eklem ağrıları şiddetlenmektedir.

RUHSAL DURUM

Kişinin duyguları, özellikle içinden geçenlerdir. Bununla ilgili bir terim olan affekt yalmzca kişinin duyguları değil, emosyonel reaksiyonunun dışa tezahürü anl***** da gelir. Mutluluk ve «üzüntü» arasındaki ruhsal durum dalgalanmaları normal kimselerde de görülmekle birlikte, nevrozlarda ve özellikle manik dépressif hastalıkta artar. Deneysel kanıtlar, ruhsal durumun limbik sistemdeki aktiviteye göre değiştiğine işaret etmektedir.

RİTÜEL

Ritüel terimi değişik bilim dallarında başka başka anlamlarda kullanılmaktadır. Antropologlar sık sık «ritüel» sözcüğünü belli bir toplumda birden yüzlerceye kadar bireyi kapsayan karmaşık geleneksel törenler anlamında kullanırlar. Ayrıca, çok kere dinsel ya da mistik anlamda olmak üzere, bireye özgü kalıplaşmış davranış biçimleri için de bu terimi kullanırlar. Psikiyatristler de, sık sık çatışma ve davranış patolojisi gibi anlamları da içermek üzere, buna benzer hareket biçimleri için ritüel terimini kullanırlar. Son olarak etologlar, evrim sürecinde bir işaret fonksiyonu halinde özelleşen türe özgü hareket için «ritüelleşmiş» deyimini kullanırlar. Bu terim konusunda yanlış anlaşma olasılığının yüksek olduğu bellidir ve bu gibi farklı fenomenlerin ortak bir temele dayandığının ileri sürülmesi hiç doğru olmaz.

__________________
Ya kendin gibi görün yada gözüme hiç görünme!


Bozuk Kırık Link varsa lutfen Ozel mesaj atarak bildiriniz,Linkleri Yenileyelim


HİÇ KİMSE BEN,BENDE HİÇ KİMSE DEĞİLİM.MENFAATLERİN ÖTESİNDEYİM ...BEKLERİM!(FARKIM TARZIM)GÖRELİM MEVLAM NEYLER,NEYLERSE GÜZEL EYLER,KUL BELA BULMAZ HAK YAZMADIKÇA,HAK BELA YAZMAZ KUL AZMADIKÇA,KUL KADERİNİ YAŞAR BAHTINA NE ÇIKARSA ..
almira isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-10-2009, 10:34 AM   #19 (permalink)
Yol Arkadasim
almira - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 10.461
Tecrübe Puanı: 1000
Rep Puanı : 22094
Rep Derecesi : almira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond repute
Standart

S

SABİT POZİSYON

Sabit pozisyon ( katatonik hastaların uzun zaman heykel gibi hareketsiz kalarak durmalarıdır. Kollar yukarıda, tek ayak üstünde durmak ya da baş dik tutularak yatmak biçimindeki bu pozisyonlar rahatsız durumlar olduğundan, normal kişilerce sürdürülemez. Bu fenomen katatonik şizofreninin seyrek görülen, ama karakteristik bir tezahürüdür.

SAÇ KIRPMA

Genellikle sinemada ya da tiyatroda kadınların saçlarını gizlice kesme biçimindeki bir cinsel sapıklıktır.

SADİZM

Sadizm, şehvet ve zulüm sahneleriyle dolu müstehcen romanlar yazan Marquis de Sade'dan adını alan bir cinsel sapıklıktır. Bir kadın yahut erkek, ya da hayvana (besto-seksüel) sadizm acı vererek cinsel orgazma varma biçimindedir. Genellikle, başka cinsel yollardan iktidarsızlık gösteren erkeklerde görülür. Normal koitus öncesi uyarımda ısırma ve tırnaklama biçiminde ilkel düzeydeki sadistik impuls'lar yaygındır. Sadistik fanteziler de sık görülür ve pornografik yayınlarda çok kere süblime edilir. Gerçek sadizm, bu tür sapıklıkta nesne görevi gören fahişelerin kırbaçlanması ve dövülmesinden, ırza geçme, anal koitus ya da cesedin hırpalandığı şehvet cinayetlerine kadar değişmektedir. Bazen da, sadist kişi kendisine mazohistik stimülasyon uygular. Sadistik fanteziler çok kere çocukluk döneminde, hayvanlara veya raşka çocuklara yöneltilen cinsel olmayan zulüm eylemleriyle başlar. Tedavi yetersiz kalmaktadır; hüküm giymiş sadistik suçlunun tutukevi hastanesinde denetim altında tutulması gerekir. Bazı ülkelerde hastaya kimyasal yahut cerrahi kastrasyon uygulanması önerilmektedir.

SAĞIRLIK

Sağırlık, akıl hastalığından mustarip yaşlılarda, öbürlerine göre daha sık görülür. Bu durum özellikle paranoid hastalıklarda sözkonusudur; öte yandan, parafrenide hastaların yaklaşık üçte birinde bir dereceye kadar sağırlık vardır. Nedeni, hemen hemen hiç kuşkusuz bu hastalığın yarattığı plumdan kopma duygularıdır; toplumdan kopma duygusunun kuşku veya yanlış yorumlama eğilimlerini yoğulaştırdığı da bilinen bir gerçektir, Körlük ve yaşlılıktaki akıl hastalığı
arasında da bir dereceye kadar aynı ilişki vardır; bu konuda, bazan katarakt ameliyatını izleyen geçici akıl bozukluğu vakalarından söz edilebilir.

SAHTE ÜNİFORMA GİYMEK

Psikopatik davranış kişiyi çeşitli fantezileri eyleme dökmeye itebilir. Toplumda sahte bir pozisyon alma buna bir örnektir. Askeri personelin büyük saygınlık kazandığı dönemlerde (örneğin, savaş dönemlerinde) bazı kişiler aşağılık duygularını bu personeli taklit yoluyla yenmeye çalışabilirler. Bazan, toplumun değer verdiği başka kimseler de (doktor, rahip, şarkıcı, vb.) taklit edilebilir.

SALDIRGANLIK (AGRESYON)

Saldırganlık, belli bir amaca yönelmiş zorbaca, fiziksel veya sözlü bir eylemdir. Kızgınlık, öfke veya düşmanlık duygusunun motor karşılığıdır. Saldırganlık, kişinin kendini kanıtlama çabasını yansıttığı zaman gerçekçi ve sağlıklı, sorunları çözücü olduğu zaman yapıcı ve gerçek saldırıya karşı bir savunma niteliği taşıdığı zaman da uygundur. Gerçekçi ve sorunları çözücü olmadığı, kişinin kendisine yönelttiği bir yıkıcılığı yansıttığı ve çözümlenmemiş emosyonel bir çatışma sonucu ortaya çıktığı zamansa patolojiktir.
Çocuklukta aileden ayrılma ve anne sevgisinden yoksun kalma, anksietenin yanısıra früstrasyon ve öfke yaratabilir; bu öfke de motor alanda saldırganlıkla yansır. Postepileptik bilinç bulanıklığı durumlarında cinayete varan bu öfke, episodik olarak görülebilir. Bir takım psikopatlarda alışkanlık haline gelen öfke çok kere EEG'de non-spesifik yavaş dalga aktivitesine eşlik etmektedir; bu da normal fakat olgunlaşmamış gençlerin bir karakteristiğidir. Gerçekten de, tutukevinde yapılan bir incelemede, normal kontrol sayısının %5'ine karşılık, «amaçsız» katillerin %80'inde bu EEG pattern'lerinin görüldüğü ortaya çıkmıştır. Sadizm ve mazohizm'de saldırganlık, erotik düşünce ve eylemle birleşir.
Patolojik saldırganı yatıştırmada klordiazepoksit, diazepam gibi benzo-diazepinler önemli bir yer tutmaktadır.
Son zamanlarda, fenotiazinlerin de yararlı olabileceği ileri sürülmüştür.

SAPIKLIK

Sapıklık, sabitleşmiş ve normal heteroseksüel temasın dışındaki bir cinsel davranış için duyulan patolojik arzudur. Öte yandan, normal cinsel davranış, aslında normalden sapan bir sürü cinsel davranışı kapsayabilmektedir. Bunun sonucu olarak da, günümüzde «sapıklık» teriminden vazgeçilerek, normalden en hafif sapmadan en aşırı ve tuhaf tipteki sapmaları içeren cinsel davranış bütünü için «seksüel deviasyon» teriminin kullanılması öngörülmektedir.

SATİRİASİS

Satiriasis, erkeklerde sınırsız ve ayrım gözetmeyen cinsel aktiviteye yol açan, seyrek görülen bir patolojik cinsel dürtü yoğunlaşmasıdır. Bu kişiler çok kere normal altı zekâda ve özellikle temporal loblarda bir dereceye kadar beyin harabiyetinden mustarip kimselerdir. Akut satiriasis manik psikoz, amfetamin veya alkol entoksikasyonu, yahut akut şizofrenik hastalığın bir tezahürü olabileceği gibi, akut ansefalitin belirtici semptomu da olabilir. Ender olarak, görünüşte başka bakımlardan normal kişilerde de görülebilir.

SAVUNMA *****İZMALARI

Akıl hastalığına ilişkin Freud'cu psikanalitik yaklaşıma göre, bilinçdışı zihin kavramı çok önemlidir. İçgüdüsel istekler, çözümlenmemiş çatışmalar ve acı veren yaşantılar bilinçdışı zihinde depolanır. Bilinçdışı zihin içeriğinin büyük bir bölümü, emosyonel ve sosyal yönden öylesine kabul edilemeyecek niteliktedir ki, bunun bilince ulaşması aktif olarak engellenir.
Savunma *****izmaları bir yandan benliği (EGO), kabul edilemeyecek içgüdüsel (ID) impulsların bilince geçmesinde koruyan, bir yandan da vicdan (SU-PERGO) ve dış gerçeklikle uyumu sürdüren psikolojik araçlardır. Bunun yanısıra Freud, çocuğun yaşamının ilk yedi yılında bazı psikolojik gelişim evrelerinden geçtiğini öne sürmüştür. Bu evrelerden herbirinde. ortamla olan spesifik etkileşimler kişiliği biçimlendirmektedir. Böylece, örneğin birinci ya da oral evrede bebeğin gerçeklik ve zevk dürtüsüyle (Freud'un kullandığı anlamda libido yahut seksüalite) teması, ağız yoluyla yiyecek almasıdır. Freud'a göre, psikolojik gelişimin her evresine özgü içgüdüsel dürtüler karakteristik savunma *****izmalarına yol açmaktadır. Örneğin entrojeksiyon, yadsıma ve projeksiyon, gelişimin oral evresiyle ilgilidir. Öte yandan «reaksiyon formasyonları» (örneğin utanç ve tiksinti) anal impuls ve zevklerle ilgili olarak gelişir. Freud böylece ego'nun savunma *****izmalarını kavramlaştırmıştır. Bunlar, gelişimsel olarak, yani belirdikleri psikolojik evreye göre yahut genellikle ilgili oldukları psikopatoloji temeline göre (örneğin obsesyonel savunma *****izmaları yadsıma, distorsiyon ve yer değiştirmeyi kapsar) ya da basit (yani temel) veya karmaşık yani basit *****izmaların bir bileşimi) olmalarına göre sınıflandırılabilirler. Represyon savunma *****izmaları arasında merkezdeki yerini korumaktadır. «Anımsayamama» ile sonuçlanır ve istenmeyen cinsel impulsların inhibisyonunda özellikle belirgindir. Süblimasyonda represyon rol oynar ve başlangıçta cinsel bir amaca yönelik enerji saptırılarak cinsel olmayan, toplumca kabul edilebilecek başka bir alana yöneltilir. Yer değiştirme bir fikir yahut nesneyle ilgili bir duygu veya dürtünün, buna bir bakımdan benzeyen başka bir fikir yahut nesne ve yöneltilmesi anl***** gelir. Böylece, örneğin obsesyonel nörotik bir kişideki bir bıçak korkusu aslında mevcut saldırganlık duygularının, tehlike potansiyeli taşıyan bir nesneyle «yer değiştirmesi» olabilir. İzoasyon, bir savunma *****izması olarak, anımsanan bir fikrin, bununla ilgili bastırılmış emosyondan soyutlanması, ayrılması anl***** gelmekledir. Rasyonalizasyon'da kişi davranışının gerçek nedenlerini kendisinden ve başkalarından saklamak için (geçerli ya da geçersiz) gerekçeler bulur. Entellektüelleştirme biçimindeki savunma da, emosyonel motivasyonu kabulden kaçmak için entellektüel yorumların aşırı kullanılması olup rasyonalizasyona çok benzer. Yadsıma da yaygın olarak başvurulan bir savunma *****izmasıdır. Belli bir olayla ilgili olarak yalnızca buna eşlik eden duygu, yahut bütünüyle bu yaşantı ya da anısı yadsınır. Projeksiyon hem normal kimselerde, hem de karakteristik olarak paranoid sendromlarda görülür. Kişi kendi duygu ve dileklerini başka birisine yükler, çünkü kişiliği (ego'su) bunların acı veren sorumluluğunu üstlenemeyecek kadar güçsüzdür. Regresyon'da ego, içinde bulunduğu gelişim düzeyinin yarattığı gerilim ve çatışmalardan kaçınmak için, zevkin kendisi için mutlak olduğu daha geri bir gelişim düzeyine dönmeye çalışır.
«Fobiye karşı *****izmalar» ego'nun korku alanıyla ilgili aşırı aktivite göstererek fobik anksietelerinden kaçınmaya çalıştığı savunma *****izmalarıdır.
«Gerçeklikten kaçma», savunmaya hazırlık niteliğindedir. Kişi, anksiete kaynağına karşı savunmalar kuracağı yerde, bunlardan kaçarak ego'sunun gerilim yada çatışma yaratan durumlardan korur. Entrojeksiyon'da kişi başkalarına karşı duyduğu ve rahatça dışa vuramadığı duyguları kendisine yöneltir.
Kompensasyon gerçek yahut hayali bir aşağılanmayla savaşımda başvurulan bir *****izmadır. Histerik reaksiyonlarda tipik olan dissosiasyon ise, emosyonel yönden dayanılmaz olan çatışmaların eylemden kopmadır; bu çatışmalar simgeleştirme *****izması yoluyla kişideki çatışmayı simgeleyen bir fiziksel bozuklukta yansır.

SCHILDER HASTALIĞI (Diffüz Skleroz - Serebral)

Hızla ilerleyen ve serebral ak maddede geniş alanlarda demiyelinizasyona yol açan bir hastalıktır. Belirtiler lezyonların yerine göre değişirse de, tipik olarak hızla gelişen homonim nitelikte bir hemianopia durumuna (yarım körlüğe) konfüzyon ve şaşkınlık eşlik eder. Bazan durumun gelişimi bir nöbetle başlar. Hastalık genellikle ilerleyicidir ve ölümle sonuçlanır.

SEDATİFLER

Eskiden bir ilacın hastada genellikle anksiolitik aktiviteyle ilgili olarak durgunluk ve uyku hali (uyku durumu dışında) yaratan özelliklerini tanımlarken sedatif terimi kullanılıyordu. Sedatif ve hipnotik etkiler arasındaki tek fark derece farkıdır ve bu da dozla ilgili bir fonksiyondur; sedatif bileşiklerin farmakolojide ayrı bir grup olarak ele alınması yapaydır ve birçok modern metinde iki terim arasında ayrım yapılmamaktadır. Ayrım dozajla yansıyan klinik kullanıma dayanmaktadır. Aynı biçimde, sedatif ve anksiolitik bileşikler arasında da belirsiz bir sınır çizilebilir.

SEMPTOMATOLOJİ

Psikiyatrik semptomlar üç etkenden ileri gelir:
1. Ortamsal faktörler.
2. Kişilik faktörleri.
3. Genetik faktörler ve santral sinir sistemindeki organik bozukluklar.
1. Ortamsal faktörler. Bunlar genellikle bellidir. Böylece eşin ölümü gibi üzücü bir olayın presipite ettiği bir psikiyatrik bozukluk, sevilen kişinin kaybıyla ilgili dépressif semptomlarla gölgelenebilir. Daha da ayrıntılı bir biçimde, çocukları büyüyerek evden ayrılmış, menopoz dönemindeki bir kadın kendisini bir kenara itilmiş ve gereksiz hissederek, eşinin ilgisini kazanmak için aşırı isteklerde bulunabilir.
2. Kişilik faktörleri. Bunlar genellikle psikiyatrik bozukluğun nasıl tezahür edeceğini belirleyen predominan faktörlerdir. Böylece, anksieteli bir erkeğin şu ya da bu türlü yaşamın üstesinden gelememesi durumunda, belirecek semptomlar anksiete semptomları olacak ve bunların alacağı biçim öteki kişilik faktörlerine bağlı olarak sonuçta serbest anksiete, fobik anksiete ya da hipokondriak (HÎPOKONDRÎASÎS) tipte anksiete olacaktır. Aynı biçimde, histerik kişilikli hastalar, histerik semptom gelişimine yatkındırlar. Bu arada, bazı kimselerde belli bir psikosomatik bozukluğa karşı yapısal predispozisyon vardır. Bu gibi kimselerde ve özellikle fizyojenik faktörlerin sözkonusu olduğu vakalarda, otonom sinir sistemi yoluyla etkinlik gösteren psikojenik stress, psikosomatik semptomların şiddetlenmesine yol açabilir.
3. Genetik faktörler ve santral sinir istemindeki organik bozukluklar. Belli bir genetik predispozisyonun mani, depresyon ya da şizofreni gibi spesifik bir hastalıkla sonuçlanması durumunda semptomlar esas olarak sözkonusu hastalığın semptomlarıdır. Aynı bilimde, santral sinir sistemindeki orjanik bozukluklar da oryantasyon bozukluğu, hafıza kaybı, emosyonel denge kararsızlığı, vb. gibi karakteristik «organik »semptomlarla sonuçlanır.
gene de, bu faktörlerden hiçbiri başlıbaşına etkinlik göstermez ve genellik bakımdan belirlenen bir hastalığın tezahür biçimi büyük ölçüde presipitan faktörlere ve hastanın temeldeki kişiliğine göre değişir. Böylece, cocuğunun ölümüyle presipite olan bir depressif hastalıktan mustarip hasta, ya kendini suçlar ya da kişiliğindeki paranoid eğilimlere göre, komşuların kendisinden sözettiklerine ve onu, ihmal yüzünden çocuğunun ölümüne neden olmakla suçladıklarına inanır.
Son olarak, genetik yapının belirlendiği hafif bir depressif hastalık yada erken bunama, zaten uyumu salıntıda olan bir hastann yaşamın üstesinden gelememesiyle sonuçlanabilir ve bunun üzerine gelişen nörotik semptomlar ön plana çıkarak temeldeki depressif ya da organik bozukluğu maskeleyebilirler.

SENİL DEMANS

Kronik Beyin Sendromu - Senil tipte)
Bu genellikle 70-75 yaşlarında başlayan ve yaşın ilerlemesiyle frekansı artan, sinsi ve düzgün ilerleyen bir demans'dır. Seksen yaşın üzerindekilerden kabaca %10'u bu durumdan etkilenir. Kadınlarda daha sık görülmesinin nedeni en azından daha çok yaşamalarıdır, ilk belirti genellikle yakın geçmişe ait olayları anımsayamamadır ve bunu bütün zihinsel yeteneklerde giderek düşmenin yanısıra alışkanlıkların kötüleşmesi izler. Bir akrabanın hastalanması yahut mevcut bir hastalık veya bir nöbetten ileri gelen bir konfüzyon episodu, bilinç kaybı episodu, enkontinans başgöstermesi ya da hastanın kendisini tehlikeli derecede ihmali üzerine teşhis açıkça belli olur. Bir süre, özellikle daha genç hastalarda, nispeten sınırlı parietal lob tipi bozukluklar görülebilirse de, sonunda global nitelik kazanan demansa konuşmada anlaşılmazlık, total oryantasyon bozukluğu ve en basit işleri başaramama durumları eşlik eder. Apati yahut hafif bir öfori olağandır, ama bazı hastalarda kuşkuculuk, saldırganlık yâ da hissizlik gelişir. Perseküsyon fikirleri genellikle geçici, bazan dâ kalıcıdır. Vizüel hallüsinasyonlar bir derecede bilinç bulutlanmasına ya da bir görme bozukluğuna işaret eder.
Yaşam süresi, kesin değişimlerin başlangıcından sonra yaklaşık beş yıldır, ölüm nedeni genellikle, aynı zamanda mevcut enfeksiyon, miyokard yetmezliği ya da besinsizlik (inanisyon) durumudur.
Beyinde değişken derecede bir genel atrofinin yanısıra mikroskopik olarak, özellikle kortekste diffüz nöron kaybı ve öbür hücrelerde küçülme gözlemlenir. Karakteristik değişimler kortekse yayılan senil (argentofil) plaklardan ve hippokampus alanındaki sinir hücrelerinde sayıca çok olan Alzheimer nörofibril ağlarından ibarettir. Granülovaküoler dejenerasyon son derece seyrek rastlanan bir sellüler değişimdir. Vasküler lezyonlar bulunabilirse de, senil demansın karakteristiği değildirler, öne sürülen sepsifik tedavi yöntemleri doğrulanmamıştır. Durumun kontrolü semptomatik tedavi, denetim ve bakımdan ibarettir. Aynı zamanda mevcut idrar yolu yahut göğüs enfeksiyonu, sessiz enfarktüsler, beslenme bozukluğu, anemi yahut kalp yetmezliği gibi hastalıkların iyileştirilmesi konfüzyon etkenini yok ederek davranışta belirgin düzelme sağlayabilir. Huzursuzluk, konstipasyondan ileri gelebilir. Hastanın düzenli olarak tuvalete götürülmesinin işe yaramadığı durumlarda, kadınlarda halka biçimli peser ve erkeklerde kondom biçimli ürinal, enkontinansın etkilerini en aza düşürür. Anksiete, depresyon yahut ajitasyonun giderilmesinde yararlı olan antidepressan veya fenotiazin grubu ilaçlar, hipotansiyon nedeniyle düşük dozlarda başlatılmalıdır; örneğin günde üç kere 10-25 mg klorpromazin, günde üç kere 25 mg tioridazirı, günde üç kere sıvı halde 1.5 mg ya da akut heyecanda 10 mg prosiklidin ile karıştırılarak 10 mg haloperidol etkindir. Nonbarbitüratlardan 15-30 mg oksazepam yahut dikloralfenazon da yararlı olup aşırı sedasyondan kaçınılmalıdır.

SERBEST ANKSİETE

Beklenen yakın bir tehlikeye karşı, kaynağı genellikle bilinmeksizin, duyulan ürkütücü gerilim yahut anksietedir. Bilinçli olarak bilinen ve genellikle dıştan gelen bir tehlikeye karşı emosyonel bir tepki olan korkunun tersine, öncelikle entrapsişik kökenlidir. Fobik durumların da tersine olarak, korkuyu yaratan bir dış durum yahut nesne yoktur. Anksiete nevrozlarında hemen hemen evrensel olarak görülür ve bazan panik durumuna yol açabilir. Bu hastalarda çok kere bağımlı, olgunlaşmamış bir kişiliğin yanısıra histerik *****izmalar mevcuttur. Psikoterapi ve klordiazepoksid gibi bir anksiolitik medikasyon endikedir. Hastanın desensitizasyon yoluyla korkusunu yeneceği bir durum ya da nesne sözkonusu olmadığından, tedavide davranış terapisi henüz hiçbir rol oynamamaktadır. Dépressif episodlar görülebilir ve başlı başına tedavileri gereklidir. Çok kere birçok hafif fobi mevcuttur. Hemen hemen bütün yaşam durumlarında sözkonusu olan serbest anksiete (pan anksiete), psödo-nörotik şizofreninin esas özelliklerinden biridir.

SERBEST ÇAĞRIŞIM

Serbest çağrışım, mantıklı düşünce üzerindeki sınırlama ve sansürlerin kaldırılması üzerine birtakım düşünce eğilimleri ve zincirleme bağlı fikirlerin kendiliğinden bilince ulaşmasına yol açar ve hasta aklından geçen herşeyi sözlü yoldan dile getirir. Modern psikanalizin temel bir tekniği olan bu yöntemi ilk olarak Freud, esas psişik materyeli yüzeye çıkararak analitik yoruma kavuşturmada Charcot'nun hipnotik tekniklerinin sakıncalarım farkettiği zaman kullanmaya başlamıştır. Çağrışımları belirleyen ve represyon yoluyla bilinçdışına itilen psişik materyel, bu teknikle serbest bırakılır.

SEREBRAL ANJİOGRAFİ

Lobotomiyi bulan Moniz, belki de daha önce bulduğu anjiografi sayesinde daha uzun bir süre hatırlanacaktır. Anjiografi, intraarteryel radyoopak madde enjeksiyonundan sonra yapılan radyografi tekniğidir. Diatrizoat ve meglumin iotalamat gibi iyot bileşikleri, karotid veya vertebral damarlara zerkedilir. Bu teknikle,
anevrizma veya angioma gibi vasküler anomaliler, vaskülarize tümörler veya herhangi bir neoplazi dolayısıyla yerleri değişen damarlar gözlemlenir.

SEREBRAL DİPLEJİ

Zekâları normalin altında (NORMAL ALTI ZEKA) olan birçok hastada, en çok bacaklarda olmak üzere, simetrik organlarda spastisite görülür. Bu çeşit serebral felç bir tek nedene bağlı değildir ama etyolojide doğuma yakın zamanlarda veya doğum sırasında anoksi önemli bir neden olabilir. Bazı durumlarda, normalin altında bir zekâyla birlikte beliren serebral dipleji, otosomal resessif bir kalıtım sonucudur. Spastik dipleji, iktiyoz ve normal altı zekâ gibi bozukluklardan oluşan spesifik bir resessif sendrom bulunduğu kanıtlanmıştır.

SEROTONİN

( 5-hidroksi-triptamin-5HT)
Serotonin, periferal ve santral sinir sistemlerindeki nöron ileticisidir. Beyinde, serotonin'in algılama, ruhsal durum, uyku, düşünce ve davranışın kontrolunda rol oynadığına inanılmaktadır. LSD ve meskalin gibi hallüsinojenik ilaçlar santral serotonin sinapslarının spesifik blokörleridir ve bunlardan birçoğu kimyasal bakımdan serotonine yakın bileşiklerdir. Rauwolfia alkaloidleri beyindeki serotonin depolarını tüketirler. Serotonin, migrende de rol oynayabilir ; çünkü terapötik bir madde olan metiserjid, 5HT'nin güçlü bir blokörüdür. Beyindeki serotonin *****izmaları ayrıca oestrus, ovülasyon ve ACTH salgılanmasıyla ilgili pitüiter fonksiyonu düzenleyen hipotalamus *****izmalarında da rol oynamaktadır.

SEZGİ

Sezgi terimi birçok değişik anlamda kullanılmaktadır. Psikiatrik muayenede hastanın kendisini ve sorunlarını anlama derecesi hesaba katılmalıdır. Sezgi kaybına bir sürü psikolojik ve nörolojik bozukluklarda rast-lanabilmektedir: Delüzyon durumları, ruhsal durum bozuklukları, genel paraliz, yaygın skleroz, vb. Sezgi ve yargı, en yüksek düzeydeki sinirsel aktivitenin iki ayrı yönü olduklarından, aralarında bağlantı vardır. Psikoterapötik durum altındaysa, sezginin anlamı oldukça farklıdır. Bu durumda hem emosyonel ve entellektüel sezgi, hem de terapisti hoşnut kılma arzusundan ileri gelen yapay bir sezgi ayırdedilmelidir. Entellektüel sezgi, emosyonel sezgiye göre, daha az terapötik değer taşır; emosyonel sezgi hastanın çeşitli emosyonel bozuklukların nedenlerini ansızın anlaması ve derinden duymasıdır. Birçok hasta, psikoterapi süresince hiç sezgi kazanmaksızın da düzelme göstermektedir. Bazı vakalarda da, sezgiyi harekete geçiren işlemlerden kaçınmak daha akıllıca bir davranış olur.

SKOPTOFİLİ (Vuayörizm )

Aynı veya genellikle karşı cinsten kişilerin genital organlarını yahut ikincil cinsel karakteristiklerini görme arzusudur. Bu durum, bir çeşit doğal merak sonucu birbirlerinin genital organlarını görmek isteyen çocuklarda normaldir. Yetişkinlerdeyse bir sapıklık olarak yerleşebilir; «röntgenci» ya da sevişen çiftleri izlemek için dürbün kullanan kişi, bu gibi sapıklardandır. Çıplaklığa duyulan yaygın görsel ilgi de bir bakıma skoptofili aktivitesi olarak düşünülebilir.

SODOMİ

Sodomi bir erkek, kadın yada hayvanla yapılan anal temas için kullanılan bir terimdir.

SOLUK TUTMA

Soluk tutma nöbetleri çoğunlukla altı ay ile üç yaş arasındaki bebeklerde görülür. Çocuk, früstrasyona karşı bir tepki olarak huysuzlaşır ve birdenbire soluk almamaya başlar. Siyanoz görülür ve sonra çocuk derin bir soluk alıp haykırarak gene normale döner. Ender olarak, beyinde anoksi bir epilepsi durumuna yol açar.
Tedavi, anneye bu nöbeti görmezlikten gelmesini ve bu durumda çocuğa özel bir ilgi göstererek onu ödüllendirmemesini öğütlemekten ibarettir. Ancak, nöbet geçer geçmez çocuğa özel bir ilgi gösterilmeli ve sekonder bir güvensizlik duygusunun gelişmesi tehlikesi önlenmelidir.

SOMIMAIMBÜLİZM (UYURGEZERLİK)

Bazı çocuklar, özellikle gece korkuları geçirenler, görünüşte uyanmaksızin yataktan kalkarak adımlarla dolaşırlar. Uyurgezer çocuk, önüne çıkan nesne ve tehlikelerden kaçınabilmektedir: bu da onun uykudan çok, bir dissosiyasyon durumunda olduğuna işaret eder. Ancak, bu durum elektrofizyolojik kanıtların yokluğunda belirlenemez. Hekime başvurmayı gerektiren bir belirti olarak
uyurgezerlik, mutsuzluğa, gerilime ya da aile uyuşmazlığına işaret eder.. Çocuğun merdivenden düşmesi gibi tehlikelere karşı alınacak akıllıca önlemler dışında, somnanbülizm genellikle önemli sayılmamaktadır, öte yandan, bazı cinayetlerin somnanbülistik bir durum sırasında işlendiğinin ileri sürüldüğü de olmuştur ve bu tür bir savunma bazan mahkemede yeterli bile sayılabilmektedir.

SOMNOLANS

Somnolans, açıkça rejim dengesizlikleriyle (aşın yemek, alkol, ilaçlar) ilgili bulunmadığı, narkolepsi ve seyrek görülen Kleine-Levin sendromunun (peryodik aşırı yeme ve uyku) sözkonusu olmadığı durumlarda, ciddi bir sorun olarak ele alınmalıdır. Intrakranial basıncı artıran birçok serebral tümör, hipersomni'ye yol açar ve hipotalamusa yakın lokasyonlarda oluşan tümörler bu eğilimi daha da artırır. Hipersomni ile başlı başına nedensel bir ilişki kurulabilen iştah, susama ve davranış bozuklukları da çok kere somnolansa eşlik eden semptomlardır. Ansefalit ve metabolizma bozukluklarına (üremik, hepatik) ilişkin ansefaopatiler araştırılmalıdır. Bunların yanısıra, havasız bir odada kalmaktan ileri gelen sıkıntı ve karbon dioksit retansiyonu da göz önünde tutulmalıdır.

SOSYAL FOBİ

Başka kimselerin yanında hissedilen anksietedir. Hasta, öznel olarak, başkalarının kendisiyle ilgili olarak ne düşüneceklerinden korkar; onların kendisini sıkıcı veya patavatsız bulmalarından ya da örneğin kalabalık bir topluluğa söylev vereceği zaman gülünç bir duruma düşeceğinden korktuğunu söyler. Bu korkular, anksieteye. karşı somatik tepkilerle de (örneğin kızarma, kekeleme, kusma) belirginleşebilir.
Sosyal fobiler birçok bakımdan agorafobi ve spesifik fobiler arasında yer alır. Bunlara genel anksiete yahut depresyon ve birçok sosyal duruma ilişkin çok yönlü korkular eşlik edebilir; ya da sosyal fobi yalnızca spesifik bir aktiviteyle sınırlı tek bir sorun olabilir. Korku yalnızca yabancılar (KSENO-FOBÎ) ya da otoritelerin bulunduğu bir aktivite sırasında da belirebilir; veya gözlemcilerin sayı ve uzaklıklarıyla ilgili olarak (antrofobi) daha yaygın bir biçimde de görülebilir. Sosyal fobilerde ortak olan bir özellik, öncelikle cinselliğe ilişkin tutumlar bakımından, yetişme sırasında ebeveynin uyguladığı baskıdır. Başlama yaşı, genel cinsel anksietelerle yaradan ilgili agorafobilerde olduğu gibidir.Hastalar, desensitizasyon, lodel, biçimleme, zorlama tedavileri ve assertif terapiyi kapsayan davranış terapisi yöntemlerine olumlu cevap verirler.

SOSYALİZASYON

Sosyalizasyon, kişi ve grup ilişkileri kurma yoluyla, daha geniş bir topluma katılma sürecidir. Bebeklik döneminde başlar ve çocuğun sosyal grubun birtakım kurallarına uymayı öğrenmesini kapsayan gelişiminin önemli bir yanıdır. Zihinsel yaşamın bu yönünün gelişmesi veya yanlış gelişmesi şiddetli emosyonel bozukluğun bir ifadesi ya da etkeni olabilir.

SPESİFİK FOBİLER

Belli bir nesne ya da durumla ilgili korkulardır. Spesifik fobiler arasına hayvan korkuları, özellikle kedi (ailurofobi), örümcek (araknofobi), köpek (sinofobi), fare (murofobi) ve yılan korkuları, ayrıca yükseklik (akrofobi), gökgürültüsü/şimşek ve karanlık korkuları vardır. Bu gibi korkular büluğ çağından önce her iki cinste de yaygın olarak görülülürse de, ender olarak yaşantıyı aksatacak niteliktedir. Korkunun kökeni bazan yaşamının erken dönemlerinde belli nesneyle ilgili travmatik bir anı olmakla birlikte, başlangıç çok kere anımsanamaz. Bu hastaların birçoğu erken çocukluk döneminden beri spesifik korku duyan, ama genellikle başka bakımlardan hiçbir nörotik semptom göstermeyen uyumlu yetişkin kadınlardır. Yetişkin hastalardaki spesifik fobilerin davranış terapisi tekniklerine olumlu cevap vermesinin nedeni de budur. Desensitizasyon rahat ve kanıtlanmış bir yöntemdir; zorlama tedavisiyse hasta için daha rahatsız olmakla birlikte, daha etkindir ve desensitizasyonun başarısız kaldığı vakalarda işe yarayabilir.

SPİRİTÜEL TEDAVİ

Non-medikal tipte bir psikoterapidir. Başlıca özelliği insanüstü bir güce, îman gücüne duyulan inançtır. Bu tekniğin uygulayıcıları, zihinsel ve fiziksel hastalık arasında ayrım yapmaksızın, lökemi tedavisini bile üstlenmektedirler. Hastalık diye birşey yoktur, yalnızca hasta kişiler vardır. Tedavide dua, inanç, kutsal yağ ve tütsülerden yararlanılır.

STATUS EPİLEPTICUS

Hastanın bilinçsiz kaldığı bir dizi epileptik nöbettir. Ciddi bir bozukluk ve tıbbi bakımdan acil durum sayılır. On beş dakikayı aşarak dinmeksizin süren nöbet aktivitesi, status epilepticus olarak tedavi edilmelidir. Açık bir nöbetten sonra görülen hareketsizlik ve derin bilinçsizlik, nöbetin devam ettiğini gösterir. Serebral anoksi, kalb veya böbrek yetmezliği ölüme yol açabilir.Hastaya i.m. 10 ml paraldehid verilebilir ve gerekirse dört saat sonra aynı doz tekrarlanabilir. I.m. 10 mg diazepam da kullanılabilir; bu doz, kontrol sağlanıncaya kadar her 15 dakikada bir (1-2 saat içinde maksimum 50-60 mg olmak üzere) tekrarlanabilir. Petit mal status'da her dört saatte bir ağızdan 250 mg etosüksimid verilebilir. Petit mal durumunun geçmesinden sonra, günde 3 kere 50 mg hidantoin sod. verilmesi tavsiye edilmektedir.

STEREOTAKTİK AMELİYATLAR

Stereotaktik cerrahi, sinir sisteminde nukleus yapıları ve sinir kanallarının yoğun olduğu alanlarda lezyonlar oluşturma yöntemidir. Talamotomi yoluyla Parkinsonizm tedavisinde ve stereotaktik servikal traktotomi yoluyla entraktabl ağrılarda parlak sonuçlar elde edilmiştir.

STEREOTİP (KALIPLAŞMIŞ) DAVRANIŞLAR

Bu terim şizofrenide, özellikle katatonik tip şizofrenide rastlanan tekrarlı, sabit davranış silsileleri için kullanılmaktadır. Bu davranışlar heykelsi pozlar ve basit ritmik hareketlerden, bir uğraşı (dikiş dikme yahut tüfekle ateş etme) ya da özel bir ritüeli yansıtan daha ayrıntılı hareketlere kadar değişir.

STREFASEMBOLİ

Çocuklarda, okumayı öğrenme güçlüğü anl***** gelen bir terimdir. Bazı çocuklar, «n» ve «u» gibi benzer harfleri ayırdedemezler. Bu durum, sağ ve sol hemisfer motor dominasının karışmasından ileri gelmektedir.

STRESS

Emosyonel bir tepki yaratacak derecede yoğun herhangi bir stimulus psikolojik stress'dir. Neden olarak, kişinin ya kendine güveni veya iç huzurunun tehdidi, ya da özel bir çaba gösterme gereği duyması sözkonusudur. Zararlı bir stimulusa karşı kişinin gösterdiği tepki olan «stress reaksiyonu», psikolojik, fizyolojik veya biokimyasal bir tepki, yahut bunların bir kombinasyonu biçimini alır. Travmatik savaş nevrozlarında belirgin biçimde görülen «dövüşme» veya «kaçma» durumları, bu çeşit bir davranış tepkisidir: Aşırı stress yükü kişide, fonksiyon kaybı, örneğin histerik körlük veya paraliz gibi savunma tutumlarına yol açabilir. Stress, değişik kişilik yapılarında karakteristik etkiler gösterir: Kalabalık bir dükkâna giren, anksieteye yatkın bir hasta oradan kaçma tepkisi gösterir; oysa klaustrofobik, historionik bir kişiliği olan kimse amnezi geçirebilir; ya da, bir obsesyon hastası ritüelistik davranışa sapabilir. Bu reaksiyonların hepsi de, anksieteye karşı savunma tepkileridir. Stress'e karşı oluşan psikolojik ve biokimyasal tepkiler bilinç kontrolü altında değildir ve psikosomatik bozukluklara, örneğin astma hastalarında bronş daralmasına, yahut mide asiditiesini yükselterek peptik ülsere yol açabilirler.

STUPOR

Stupor'un karakteristikleri bilinç kaybı olmaksızın hareketsizlik ve stimuluslara tepki yoksunluğudur. Hasta konuşamaz, hiç kımıldanamaz, idrar ve dışkısını tutar. Daha hafif vakalardaysa konuşma ve hareketleri azalan ve yavaşlayan hastanın ilgisini çekmek güçleşir. Görünüşteki çevreden kopmaya rağmen, stupor geçiren hastalar normale döndüklerinde olan bitenin farkında olduklarını belli ederler.
Stupor, katatonik şizofreninin bir aşamasıdır; derin derecede retarde depresyonda da görülür, Modern fizik tedaviler sayesinde bunların her ikisi de seyrekleşmiştir.
Organik durumları da (kafa travması yahut üçüncü vantrikül tümörleri) izleyen stupor vakaları da mevcuttur. Fonksiyonel psikozda görülen stupor ile akinetik dilsizlik kolayca birbirine karıştırılabilir.

SUBDURAL HEMATOMA

Bir subdural hematoma, dura ve arasında,genellikle frontal veya parietal ve sık sık bilateral alanlarda oluşan,kapsülleşmiş kan topağıdır. En sık görülen etkeni travmadır, ama travmaya en çok uğrayan kişiler (senil ve alkolikler) bunu çok kere anımsayamazlar. Başağrısı, uyku hali ve konfüzyonun derecesi son derece değişkendir. Arteriografi ve vantrikülografiyle damar veya vantriküllerde yer değiştirme belirlenir. EEG'de hızlı aktivite amplitudunda azalma ve yavaş dalga aktivitesi saptanır. Lomber ponksiyon, çelişkili olarak, düşük sıvı basıncı ve ksantokromi gösterebilir. Kesin teşhise araştırmayla varılır. Tedavi cerrahi müdahaledir.

SÜBLİMASYON (YÜCELTME)

Süblimasyon terimi, başka birçok psikanaliz terimi gibi, günlük konuşmaya geçerek genellikle gerçekleşemeyen bir emosyonu toplumca kabul edilebilecek bir davranış biçiminde yüceltme anlamında kullanılmaktadır. Rakibini öldüreceği yerde, tüfekle hayvan avına çıkan aldatılmış aşık, bunun en basmakalıp bir örneğidir. Oysa, teknik bir terim olarak süblimasyon, bir bebeklik (genellikle cinsel) impulsunun yerine kullanılan, bilinçdışının belirlediği bir davranış türüdür.

SUBSTİTÜSYON

İstenmeyen yahut erişilemeyecek bir amacın yerine daha istenir ve erişilir nitelikte bir amacın seçildiği, bilinç dışı bir savunma *****izmasıdır.

SUÇLULUK DUYGUSU

Kişisel yahut toplumsal ahlâk standardlanı çiğnemiş olma düşüncesinden ileri gelen, acı veren bir emosyonel durumdur. Psikotik (endojen) depresyonların karakteristik ve çok kere belirgin bir özelliğidir. Aslında suçluluk duygusunun mutlaka patolojik olması gerekmez, ama genellikle patolojiktir: örneğin bazan aşırıdır (yıllarca önce, bindiği bir otobüste bilet almadığı için suçluluk duyguları içinde kıvranan kadın) ,bazande hayalidir (yaşlı annesinin ölümünden kendisinin sorumlu olduğuna inanan genç kız).

SÜPEREGO

Zihnin, yaşamın ilk dönemlerindeki önemli ve saygın kişilerle, özellikle ebeveynle bilinçdışı yollardan özdeşleşen bölümüdür. Birey, bu önemli kişilerin gerçek yahut varsayılan isteklerini kendi kişisel standartları olarak benimser ve bu yoldan «vicdan» oluşur, özellikle obsesyonel tipte nörotik hastalarda bu standardlar çok katı olabilir. Süperego ve dış gerçeklik, id'den kökenlenen ahlakdışı içgüdüsel dürtülere karşı baskı uygular.

SÜREKLİ NARKOZ

Akıl bozukluklarının uzun süre uyutma yoluyla tedavisi belki de psikiyatride bilinen en eski tedavi yoludur. Ancak, bu yüzyılın başlarında barbitüratların bulunmasıyla yaygın kullanılan bir yöntem olmuştur. Eski uygulamada, günde yirmi saatlik uyku yaratmaya yeterli derin ve sürekli sedasyon birkaç hafta sürdürülüyordu. Oysa titiz tıp ve bakım yöntemlerinin yokluğunda, bronkopnömoni, kardiovasküler kollaps, idrar retansiyonu, vb. nedenlerden %5'e varan mortalite kaçınılmaz oluyordu. Bu gibi yoğun rejimlerin endike olduğu envolüsyonel melankoli ve ajite şizofreni gibi durumlar, bugün başka yollardan daha iyi tedavi edilebildiğinden, artık sürekli narkozdan vazgeçilmelidir.
Akut anksiete ve gerilim durumlarında, özellikle sürekli ve şiddetli stress'ten ileri gelen durumlarda, tedavinin başlangıç aşamasında 5-7 günlük sürekli narkoz son derece yararlı olabilir. Bu tedavi hemen her zaman, geçici de olsa belirgin bir düzelme sağlar. Böylece rutin terapiye geçilebilir. Amaç, gündüzleri bir uyku hali ve fasılalı uyku, geceleri de sürekli uyku yaratmaktır. Teknik, doktordan doktora değişmektedir, ama genellikle iki ilaç kullanılır: Biri, sürekli uyku hali sağlayan bir trankilizan, öbürü de geceleri on saatlik uykuya ek olarak sabahları ve öğleden soraları üçer saatlik uyku sağlayan kısa sürede etkili bir hipnotiktir. Hastanın yemeğini yiyecek ve tuvalet gereksinimlerini giderecek derecede uyanık olması için, ilaçlar kahvaltıdan ve öğle yemeğinden sonra verilmelidir. Belirgin anksiete durumlarındaysa, çok daha yüksek dozlar gerekir. Klorpromazin (günde 3 kere 100-200 mg) ve sodium amilobarbiton (saat 8.00 ve 13.00'de 200 mg) yararlı bir kombinasyondur. İlaç dozajı hastaya göre değiştirilmeli ve ikinci yahut üçüncü günden sonra yükseltilmelidir.

SYDENHAM KORE'Sİ

Hızı, iradesiz, amaçsız ve tekrarlı olmayan hareketlerle beliren bir bozukluktur. Etyolojik olarak, muhtemelen kollagen bozukluklarıyla ilgilidir, çünkü vakalardan yaklaşık %75'inde anamnez ateşli romatizma göstermektedir. Çoğunlukla, birkaç hafta önce bir hemolitik streptokok enfeksiyonu geçiren, 10-15 yaşlarındaki kız çocuklarda görülmektedir. Tedavi semptomatiktir ve klorpromazin gibi bir trankilizanın geçici olarak kullanılmasından ibarettir. Tam iyileşme sağlanabilir. Bu bozukluğun psikiatrik açıdan önemi, gerilimli ve anksieteli kız çocuklarında çok sık görüldüğünün ileri sürülmesi dolayısıyladır. Bunun yanısıra, ayırıcı teşhiste Sydenham Kore'sinin, Huntington kore'si ve organik yahut psikojenik kökenli tiklerden ayırdedilmesi önemlidir.

SİKLOTİMİK

Bazı kişiler, özellikle piknik beden yapısında olanlar, yaşantılarını aksatacak, hattâ patolojik olarak tanımlanabilecek derecede şiddetli olmasa bile, haftalarca veya aylarca süren ve tüm ortamsal etkilerden bağımsız görünen belirgin ruhsal durum değişimleri geçirirler. Bir dönem enerji ve gayret dolu, iyimser, sokulgan ve neşeliyken, bir dönem karamsar, içine kapanık, enerji ve inisiyatifken yoksun olurlar ve çok kere hazımsızlık ve başağrısı gibi belirsiz somatik belirtilerden yakınırlar. Bu çelişik ruhsal durumlar yetişkinlik yaşamı süresince, bazan normal dönemlerle noktalanarak ve seyrek olarak önceden kestirilebilen bir düzen izleyerek, dönüşümlü olarak birbirlerini izlerler. Manik dönemlerin ağır bastığı kişiler politika, serbest ticaret ve gazetecilik gibi enerji, özgüven ve topluma uyum gerektiren meslek dallarında basan göstererek sivrilebilirler. Birçok siklotimik kişide açık manik dépressif hastalık episodları görülür; birçoğunun da yakın akrabaları arasında manik dépressif kişiler vardır. Siklotimi ve manik dépressif hastalık arasında yakın bir ilişki bulunduğu bellidir ve bu iki durumun ortak bir genetik ya da yapısal temelden gelmeleri olasılığı vardır. Siklotimi teşhisi koyulmadan önce, ruhsal durum değişimlerinin yalnızca düşkınkhklarına, talihli olaylara ve günlük yaşamdaki dalgalanmalara bir tepki olarak belirip belirmedikleri saptanmalıdır. Latent manik dépressif hastalık tezahürü olması dışında, bu durumun klinik önemi bazan episodik ve hiçbir nedenle açıklanamayan davranış değişimlerine yol açmasıdır. Bazı siklotimikler ruhsal durum siklusunun yalnızca bir döneminde aşın içki içerler, bazıları aylarca birlikte yaşanması olanaksız bir kişiliğe bürünüp başka zamanlarda normal olurlar.

SİMGELEŞTİRME

Psişik bozukluğun, temeldeki bozukluktan farklı ama onu simgeleyen bir biçimde dile getirilmesi sürecidir. Kullanılan simge ideasyonel, affektif yahut somatik olabilir. Simgeleştirme, çağrışım ve benzetme yoluyla bir nesnenin başka bir nesneyi, her ikisindeki ortak bir nitelik dolayısıyla, temsil ettiği bilinçdışı bir süreçtir. Benzerlik genellikle çok az olduğundan, bilinçli zihince farkedilmez. Böylelikle, bilinçli zihnin istenmeyen impulsların veya fikirlerin yerine bunlarla bağlantılı olmakla birlikte, Örtülü bir fikri benimsemesini sağlayan zihinsel bir savunma *****izması olarak kullanılabilir. Simgeleştirme bakımından zengin olduğuna inanılan düşlerin içerdiği anlamlar, analiz sırasında fikir ve simge arasındaki serbest çağrışım yoluyla yorumlanabilir.
Simgeleştirme şizofrenik davranış, ideasyon ve konuşmanın karakteristik bir özelliğidir. Şizofrenik kişi hep «uyanıkken düş görür» gibidir ve bu hastalığın tuhaf niteliği çok kere simgeleştirme yüzündendir.

SİNAPS - SİNAPTİK İLETİM

Sinaps terimi, iki nöron arasında sinir impulsunun iletildiği alan anl***** gelmektedir. Presinaptik yapı genellikle, akson dallarının ucundaki bir şişkinliktir («buton terminal»). Sinapslar, postsinaptik nöron üzerindeki yerlerine bağlı olarak aksosomatik, aksodandritik yahut aksoaksonik olabilirler. Sinaps boşluğunda gerçekleşen iletim her zaman tek yönlüdür ve bu süreçte spesifik bir kimyasal madde (nöro-iletici) aracılık eder. Bu madde, terminal butonlarda, presinaptik vesiküllerde depolanır. Bir nöronun zar potansiyeli, belli bir kritik düzeye düştüğü zaman harekete geçen sinir aksiyon potansiyeli, sodyum ve potasyum iyonlarına geçirgenlik (permeabilite) değişimleri sayesinde akson boyunca ilerler.
Impuls akson terminaline ulaştığında, presinaptik vesiküllerdeki nöroiletici serbest kalarak sinaps boşluğuna dolar ve post-sinaptik nöron üzerindeki spesifik reseptör yerlerine doğru yayılır. Postsinaptik nöronda da hem iletici madde, hem de belli reseptörün karakteristiği olan bir iyonik geçirgenlik değişimini başlatır. Bazı sinapslarda, eksitatör depolarizasyon yaratan bir etki oluşur; bazılarında da inhibitör membranstabilizör etki ya da hiperpolarizasyon etkisi gerçekleşir.
Bu koşullarda, o sinirde başka impulsların geçişi inhibe olur. Bir sinir hücresi, bütün sinapslarında aynı ileticinin aracılığıyla etkinlik gösterir. Periferal sinir sisteminde bilinen iki iletici vardır. Asetilkolin sentezini, sinirdeki kolin asetilaz enzimi gerçekleştirir. Sinaps boşluğunda serbest kalma işleminden sonra asetilkolin, asetilkolinesterazın yıkımına uğrar, öteki periferal iletici de, sentezi dopa ve dopamin yoluyla fenilalanin ve tirosinden gerçekleşen noradrenalindir.

SİNESTEZİ

(Sekonder Duyum) Bunlar, başka bir modalitedeki duyumlara eşlik eden duyumlardır: örneğin, bazı kişiler belli bir müzik sesi duyduklarında, bir renk duyumu algılarlar.

SİNİR İLETİMİ

Sinir hücreleri, elektrokimyasal impulslar halinde mesajlar iletirler. Bu impulslar hücrenin dış zarı, özellikle esas uzun fibrili (yani akson) boyunca ilerlerler. Bir sinir fibriline yakın yerleştirilen bir elektrodla bu impulsların elektriksel kaydını elde etmek olanaklıdır. Bu gibi ölçümler sonunda impulsların sinirler boyunca saniyede 0.5-100 m hızla ilerledikleri kanıtlanmıştır.
İlerleme hızı, sinir fibrilinin çapına ve miyelinle kaplı olup olmamasına göre değişir. Sinir impulsunun esasını oluşturan elektrokimyasal değişimmler, sinir fibrilini çevreleyen zardan geçen ( sodyum ve potasyum) iyonlarının hareketlerine bağlıdır.
Miyelinle kaplı fibrilerde bu değişimler yalnızca miyelin kılıfındaki boşluklarda ( Ranvier nodlarında) gerçekleşir. Böylece impuls bir noddan öbürüne sıçrayarak hız kazanır.

SİSTATİONİNÜRİ

Sistationinüri bazan akıl geriliği veya başka psikiatrik etkilerin de eşlik ettiği, çok seyrek görülen, doğuştan bir metabolizma bozukluğudur. Sistationinaz enzimindeki bozukluktan dolayı, sistationin yıkımı gerçekleşemez ve bu madde büyük miktarlarda idrarla ıtrah edilir.

SİSTEMATİK DESENSİTİZASYON

Sistematik desensitizasyon (ya da yalnızca desensitizasyon) bir davranış terapisi tekniğidir ve özellikle belli nesne ya da durumların anksieteye yol açtığı fobik durumlarda yararlıdır. Teorik olarak, psikolojik bakımdan hastanın belli stimulusa karşı uyumsuz bir tepkiyi «öğrendiği» varsayılabilir. Fizyolojik bakımdansa, bunun bir «şartlanma» sonucu olduğu düşünülebilir. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, desensitizasyonun amacı, örneğin gevşeme gibi anksieteye karşıt (karşılıklı inhibisyon) bir tepkiyi, öğrenilen veya şartlanan fobinin yerine geçirmektir. Desensitizasyonda, fobik stimulusun hastada uyandırdığı anksietenin yoğunluğunu etkileyen karakteristiklerine ilişkin ayrıntılı bir bilgi elde edilir; örneğin bir örümcek fobisinde hissedilen fobik anksiete, örümceklerin hareketine, yakınlığına ve sayısına göre değişebilmektedir. Hastayla terapist birlikte, on veya yirmi problemli durumu yarattıkları anksietenin yoğunluğuna göre, en hafifinden en şiddetlisine doğru sıralarlar. Terapist bu sıralamadaki birinci durumdan başlayarak hastanın elinden geldiğince canlı bir biçimde kendisinde hafif bir anksiete yaratan durumu zihninde canlandırmasına yardım eder ve bu sırada hastanın gevşemesini sağlar; böylece hasta durumu zihninde canlandırırken, semptomlar belirmez. Gevşeme de, hastaya derin kas gevşemesi tekniği öğretilerek ya da hızla başlayıp hızla kaybolan bir gevşeme etkisi yaratan %2,5 metoheksiton sodyum çözeltisinden yaklaşık 1 ml dozunda intravenöz enjeksiyon yoluyla sağlanır. Bu işlem, hasta en çok anksiete uyandıran durumları zihninde canlandırırken biç anksiete duymayıncaya kadar, 15-30 dakikalık seanslar halinde tekrarlanır. «Hayalgücüyle desensitizasyon» adı verilen bu işlem, on seanstan daha kısa sürede seyrek olarak tamamlanabilmektedir. Başarılı bir «hayalgücüyle desensitizasyon» işleminden sonra, başka tedavi gerektirmeksizin, sözkonusu gerçek yaşam durumlarında da davranış değişimi sağlandığı öne sürülmektedir, öte yandan, desensitizasyon gerçek durumlara da uyarlanabilmektedir. Denek, gevşemiş durumda olarak, tekrar tekrar problemli duruma yaklaştırılmakta ve her seferinde anksiete başgösterdiğinde deneme durdurulmaktadır. Desensitizasyonun uygulanması sırasında hastaya daha önceki anksietesiyle bağdaşmayan bir davranışta bulunması öğretilmektedir; bu da hastanın bekleme odasına dönecek kadar kendisini toparlaması için gerekli 5-10 dakika içinde yapılabilmektedir. Böylece, eğer hasta anksietesi kişisel ilişkilerle ilgiliyse ve toplumsal, parasal, fiziksel durum ya da zekâ bakımından kendisinden üstün kimselerin yanında özgüvenini yitiriyor ya da utanıyorsa, o zaman spsertif tepkiler kullanılır ve hastada duygularını bastıracağı yerde, toplumsal bakımdan kabul edilebicek bir biçimde) dışa vurması öğretilir. Bu da gene basit psikoterapi ve semptomun temelinde neyin yatığını açıklamaktan ibarettir. Tedaviyi aceleye getirmemek çok önemlidir; tekrarlı başarılar düzelmeyi pekiştirir, ama başarısızlık durumu geriletir.
Öte yandan, başarılı tekniklerin hepsindeki ortak özellik herhalde hastanın ürktuğu nesne veya durumlardan kaçmasından çok, bunlara yaklaşsına olanak verilmesidir, esensitizasyon, özelikle tek yahut esifik fobilerde etkindir. Sosyal fobilere ve agorafobi/klaustrofobi adromu vakalarına sık sık kişilik bozuklukları eşlik eder ve bu gibi stalarda desensitizasyonun, ilaç terapisi ya da yorumlu psikoterapiye kombine edilmesi gerekebilir.

SİSTEMLEŞTİRME

Bu terim, tek bir hastanın delüzyonlarının ne derecede tutarlı bir tablo oluşturduğu anl***** gelmektedir. Hastanın dile getirdiği delüzyonlar birbirleri ile hiçbir bağlantı göstermezse, bunlar sistemleşmemiştir. Öte yandan, delüzyonlar arasında mantıklı ve anlaşılabilir bir bağlantı da bulunabilir. Hafif bir şizofrenik düşünce bozukluğu gösteren ve çevreleriyle olumlu bir ilişki durumunda olan zeki, kültürlü kişilerde gelişen paranoid hastalıklar büyük bir olasılıkla iyi sistemleştirilmiş delüzyonlara yol açacaktır.

SİTRÜLLİNÜRİ

Zeka geriliğinin eşlik ettiği, ender rastlanan bir metabolizma bozukluğudur. Beden sıvılarında büyük miktarlarda amino asit sitrüllin mevcuttur. Bu durumdaki enzim yetersizliğinde, arjininosüksinik asit entetaz'ın sözkonusu olduğu düşünülmektedir.


__________________
Ya kendin gibi görün yada gözüme hiç görünme!


Bozuk Kırık Link varsa lutfen Ozel mesaj atarak bildiriniz,Linkleri Yenileyelim


HİÇ KİMSE BEN,BENDE HİÇ KİMSE DEĞİLİM.MENFAATLERİN ÖTESİNDEYİM ...BEKLERİM!(FARKIM TARZIM)GÖRELİM MEVLAM NEYLER,NEYLERSE GÜZEL EYLER,KUL BELA BULMAZ HAK YAZMADIKÇA,HAK BELA YAZMAZ KUL AZMADIKÇA,KUL KADERİNİ YAŞAR BAHTINA NE ÇIKARSA ..
almira isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-10-2009, 10:34 AM   #20 (permalink)
Yol Arkadasim
almira - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 10.461
Tecrübe Puanı: 1000
Rep Puanı : 22094
Rep Derecesi : almira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond reputealmira has a reputation beyond repute
Standart

T

TAKLİT

Başka birisinin davranışının tekrarlanmasıdır. Psikolojik terimlerle, başka birisinin eyleminden oluşan bir stimulus, bu stimulusu aynen tekrarlama çabası olan bir tepkiye yol açar. Buna benzer bir süreç olan model almada, aynen tekrarlama değil de, başka birisinin genel davranış tarzını benimseme sözkonusudur. Sosyal «öğrenme» de, genellikle ve özellikle erken karekter ve kişilik gelişiminde, aynı cinsiyetten ebeveynin model fonksiyonu gördüğü taklit ve model alma önemlidir.

TALAMUS

Talamus, serebral kortekse giden afferent sinir sistemlerinde son nöbet değiştirme istasyonudur. Üç nukleus grubunu içerir: Anterior, medial ve lateral. Bunlar birbirlerinden internal medüller lamina ile ayrılır. Fonksiyonel olarak, talamus ikiye ayrılabilir: (a)somatik sensör sistemlerden, serebellum ve hipotalamus'dan impulslar alan ve belirli korteks alanlarına uzanan spesifik bölgeler;(b) her iki hemisferin geniş korteks alanlarında aktivite yaratan medial doğrultuda uzanan nonspesifik nukleuslar. Kontralateral sensör fonksiyonlarda, özellikle ayırıcı ve derin duyumda hasara yol açan talamus lezyonlarına çok kere yaygın, şiddetli ve entraktabl nitelikte spontan ağrı eşlik eder.

TANIMLAYICI PSİKİYATRİ

Semptomların ayrıntılı olarak incelenmesine ve fenomonolojiye dayanan bir psikiyatri sistemidir. Dinamik psikiyatriyse, tersine, davranışı belirlediği varsayılan bilinçdışı dürtü ve çatışmalarla ilgilidir. Tanımlayıcı psikiyatrinin en parlak çağı ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısıydı. Emil Kraepelin tanımlayıcı psikiyatrinin en çok tanınan savunucusudur ve yazdığı kitap kuşaklar boyu psikiyatristleri etkilemiştir.

TEDAVİ-PSİKİYATRİK

Sir Aubrey Lewis'e göre, hekimin amaçları şunlar olmalıdır:
1. Semptomların giderilmesini olumlu, ama normal sosyal uyumun sürdürülmesini daha da olumlu saymak.
2.Hastadaki hastalığın psikolojik etkenini, yalnızca hastanın sağlığının gerektirdiği ölçüde araştırmak.
3.Hastanın uğradığı herhangi bir şokun veya hastalığın seyrindeki herhangi bir şiddetlenmenin, kötü tedaviden ileri gelip gelmediğini dikkatle araştırmak.
4.Hastanın iyileşmesini yeterli bulmak ve ideal bir akıl sağlığına kavuşması için uzun zaman harcamamak.
5.Hastalığın gelişimini anlamak ve bunu varsayımlarla değil de, gerçek yaşantı açısından yorumlamak.
6.Fiziksel hastalıklarda olduğu gibi tedavi sırasında salt tedavinin seyri ve sonucuyla ilgilenmemek.
7.Hastaya enerjisini kullanacağı uygun materyel vererek, zihinsel yaşamında uyum sağlamak.
Tedavi planı, ancak doğru değerlendirilen bir etyoloji ve teşhisle formüle edilebilir. Bu da üç doğrultuda yürütülmelidir:
1.Stress faktörlerini gidermek.
2.Psikoterapi yoluyla hastanın uyum sağlamasına yardımcı olmak.
3.Endojen bir faktör yahut semptomlara yönelik fiziksel tedavi.
Psikoterapi mevcut semptom veya davranış bozukluklarını gidermeye yönelir. Tedaviye girişmeden önce, her vakaya göre bir hedef belirlenmesi önemlidir. Fiziksel tedavi yöntemleriyse spesifik yahut non-spesifik olabilir. Birinci gruba endojen depresyon vakalarında ECT yada antidepressanlar veya şizofreni vakalarında fenotiazinler girer. Hipnotikler ve trankilizanlar yahut insülin terapisi gibi nonspesifik tedavilerdede semptomların giderilmesi amaçlanır.


TEKRAR TERAPİSİ (VEYA NEGATİF TERAPİ)

Bu terimin kaps*****, öğrenilen tepkinin hiç stimulus verilmeksizin, yoğun bir biçimde uygulanmasını (tekrarlı iradeli performansın), bu tepkiyi yok ettiğine ilişkin öğrenme teorisi ilkelerinden kökenlenen çeşitli tedavi yöntemleri girer. Bu yöntemler zaman zaman kekeleme ve tik vakalarında başarılı olmuştur. Tedavi hastanın, problemli davranışının yoruluncaya kadar tekrarlamasından ibarettir. Bu tedavi günde en az bir kere uygulanır. Hasta yoğunluk noktasına her gün daha çabuk vararak, sonunda tepki kaybolur.

TEKRARLAMA KOMPÜLSİYONU

İnsanlarda sık sık hiçbir yarar ya da zevk amacı taşımayan davranış tekrarlamaları görülür. Bazı kimselerde bu amaçsız aktiviteyi yaratan, içgüdüsel kökenli, güçlü kompülsiyonlar vardır. Bu duruma bir çok nevroz ve karakter bozukluğu tipinde rastlanmaktadır.

TELKİN

Telkin, bir kimseyi belli bir fikir yahut inancı kayıtsız şartsız kabul edinceye kadar, etkileme sürecidir. Bu süreç hipnozda ve terapistin hastaya yönelttiği ikna amaçlı sözlerinden elde edeceği başarıda büyük bir rol oynar. Psikanaliz yöntemi, hipnotik telkinlerden doğmuş ve gelişmiştir. Bilinçdışı davranış motivasyonunu irdelemeyi değil, hastanın terapiste boyun eğmesini ve kendisini onun özdeşleştirmesini amaçlar. Hasta hekime boyun eğerek semptomlarından «vazgeçer».
Histeriye yatkınlığı olan kişiler çok kere telkine olağanüstü yatkınlık gösterirler. Bir deneğe, gözleri kapalıyken, iki yana sallandığı telkin edilerek, telkine yatkınlığı belirlenebilir.

TEMATİK APPERSEPSİYON TESTİ (TAT)

TAT, kişilik değerlendirilmesinde yaygın olarak kulanılan, projektif bir tekniktir. Test, insan karakterlerinin yer aldığı çeşitli resimleri gösteren 20 karttan ibarettir. Denekten herbir kartla ilgili olarak, resimdeki durumda ne olduğu, bu duruma neyin yol açtığı ve sonuçta ne olacağına ilişkin bir öykü kurması istenir. Bu testin hazırlayıcısı olan Murray. deneğin kendi kişiliğini öykülerindeki kahramanda yansıtacağı ve öykülerde tekrarlanan temalarında o deneğe özgü başlıca ortamsal baskıları belirteceği kanısındaydı. Daha başka yorum ve puanlama yöntemleri geliştirmişlerdi. Öbür projektif kişilik testlerinde olduğu gibi, nesnel bir geçerliliğe varma çabaları verimli olmakla birlikte, bu testin dar çerçeveli bir kullanımını destekler niteliktedir. Böylece TAT «başarı motivasyonu» üzerindeki araştırmalarda yararı bulunmuş ve zekâ testi sayılmıştır. Bunun yanısıra özellikle şizofreniyle ilgili olarak, değerli birtakım psikiyatrik teşhis endikasyonları sağlayabilir.

TERATOJENİK MADDELER

Teratojenik maddeler, embriyon yahut fetüs üzerinde etkinlik gösteren fiziksel, kimyasal ve biyolojik maddelerdir. Genel olarak, gebelik sırasında bir teratojenik maddenin etkinliği ne kadar erken bir döneme rastlarsa, etkileri de o kadar şiddetli olur. Konseptus'un bu etkilere karşı en çok duyarlı olduğu dönem embriyonik (yani döllenmeden sekizinci haftaya kadar) dönemdir. Teratojenik maddelerin yol açtığı embriyopati çok kere birçok bozukluğa birden neden olur, çünkü zararlı etki sırasında aynı zamanda birçok organ oluşmaktadır. Teratojenik maddelerin santral sinir sisteminde yarattığı hasar, şiddetli nörolojik harabiyet ve zekâ geriliğiyle sonuçlanabilir.
Teratojeneze ilişkin bilginin çoğu hayvanlarda yapılan deneysel çalışmalara dayanmaktadır. Hayvanlarda vitamin bakımından yetersiz maternel dietler anormalliklere yol açmıştır. Bu deneylerde aşırı A vitaminin de teratojenik olduğu kanıtlanmıştır. Teratojenik maddelerin öbür örnekleri arasında radyasyon, bazı ilaçlar (örneğin talidomid) ve ağır metaller vardır.

TOKSOPLAZMOZ

Gebelikte, protozoer mikro organizma Toxoplasma gondii enfeksiyonu, erken dönemde, rahimde ölüme yol açan tipte bir embriyopati etkenidir. Gebeliğin sürmesi durumundaysa, yeni doğan bebekte koroidoretinit, sarılık, hepotosplenomegali ve ansefalit dahil olmak üzere ağır semptomlar görülebilir. Sağ kalabilen çocuklarda da yaygın nörolojik harabiyet, körlük ve epilepsinin eşlik ettiği şiddetli zekâ geriliği başgösterebilir.

TORTİKOLLİS

Normal boyun postüründeki değişim karşılığı kullanılan bir terimdir. Tonik yahut spazmodik tipte belirebilir. En yaygın görülen biçimde, boyun lateral olarak dönüktür, sternokleidomastoid kas spazmı belirgindir ve boynu dik tutma çabası acı verir. Çok kere fonksiyonel bir durum sayılırsa da, aslında inatçı spazmodik tortikollis serebral bozukluktan ileri gelir.

TRANKİLİZANLAR

Klorpromazin'in geliştirilmesiyle ortaya çıkan trankilizan kavramı, hastaları bilince zarar vermeksizin teskin etme özelliğini içerir. Böylece trankilizan etki ve sedatif yahut hipnotik etkiler arasında bir ayrım yapılabilmiştir. Uygulamada bu ayrım o kadar kesin değildir trankilizan sınıfına giren birkaç ilaç sedatif özellikler de göstermektedir. Trankilizan karşılığı olarak nöroleptik ve ataraktik terimleri de öne sürülmüşse de, yalnızca nöroleptik terimi kullanım bulmuştur. Trankilizan özellikleri değişken birçok maddenin geliştirilmesi sonucunda majör ve minör trankilizanlar olarak sınıflandırılan bu maddelerin etkinlikleri de farklıdır. Majör trankilizanlar ya da nöroleptik ilaçlar santral antipsikotik etkinlik gösterirler ve psikotik hastalıktaki semptom ve davranış bozukluklarının giderilmesinde kullanılır. Bu gruptaki ilaçlar arasında fenotiazinler, rauwolfia alkaloidleri, bütirofenonlar ve tioksantinler vardır. Kimyasal çeşitliliklerine karşın ekstrapiramidal tezahürlere yol açabilirler.
Minör trankilizanlar ya da anksiolitik ilaçlarsa, tersine, anksiete giderici ve hafif sedatif tesir gösterirler. Bunların başlıca kullanım alanları psikonörotik bozukluk ve gerilim durumlarının tedavisidir. Bu gruptaki bileşikler arasında da benzodiazepinler ve glikol türevleri vardır. Bunlar ekstrapiramidal tezahürlere yol açmazlar.

TRANS

Bilinçliliğin kısmen ya da tamamen kaybolduğu, uykuyu andıran bir durumdur. EEG, karakteristik olarak uyanıklık durumu bulguları verir. Trans durumları hipnotik telkin altında, histerik bilinçlilik bozukluluğu olarak, katalepside ve aşırı heyacan durumlarının sonunda başgösterebilir.

TRANSFERANS

Psikanalitik tedavide, hastanın düşüncelerini, duygularını ve dileklerini projeksiyon yoluyla analiste aktardığı ve ona kendi geçmişindeki birisine duyduğu tepkiyi gösterdiği bir fenomendir. Transferans, hastanın terapiste gerçekdışı bir aşırı değer yüklediği durumlarda «pozitif», gerçek hiçbir nedeni olmaksızın terapistten hoşlandığı durumlarda da «negatif» olabilir. Transferans, son derece önemli bir terapötik fenomendir. Geçmişteki ilişkilerin yorumlanması yoluyla kurulan bağlar, hastanın daha önceleri nörotik fiksasyon gösterdiği çatışmaları kavramasını ve çözümlemesini sağlayabilir.

TREMOR

Tremor organik, psikiyatrik ya da iatrojenik bir nedenden ileri gelebilir. Organik tremorlar arasında serebellum lezyonundan ileri gelen entansiyon tremoru ve Parkinsonizm'de hareketsizlik sırasında görülen kaba tremor vardır; en çok ellerde belirginleşen senil tremor ise, hareketsizlik sırasında mevcuttur ve hareketle artar. Portalsistemik ansefalopatili hastalarda görülen hızlı fleksiyonekstansiyon hareketiyse bilinç bulutlanmasıyla ilgilidir. (Buna genellikle sarılık ve assit eşlik eder). Psikiyatrik tremorlar arasında da histerik tremor (dikkatin değişmesiyle kaybolan kaba tremor) ve anksiete tremoru (genellikle hafif ve tirotoksit hastalardakini andıran bir tremor ) vardır.
Psikotrop ilaçlar da sık sık tremora yol açabilir; bunlar arasında fenotiazinlerden ileri gelen ekstrapiramidal tremor, trisiklik anti-depressanlar ve amfetaminlerden ileri gelen ve anksiete ya da tirotoksikozdakini andıran hafif bir tremor vardır. Litium sık sık hafif bir tremora yol açarsa da bu genellikle geçicidir. Masadan bir fincan tutup kaldırma sırasında güçlüğe yol açan kaba tremor, litium entoksikasyonunun bir belirtisidir.

TRİSOMİ

Normal insan somatik hücresi 23 çift (22 çift otosom, bir çift cinsiyet) kromozom içerir. Trisomi, fazla bir kromozomun mevcut olduğu anormal bir durumdur; böylece normal koromozom çiftlerinden birinin yerinde üç kromozom vardır. Spesifik kromozomlardaki trisomiye eşlik eden sendromlar arasında mongolizm yahut Down Sendromu (G gurubundan bir otosomal kromozom trisomisi), Edward sendromu (E grubu kromozom trisomisi) ve Patau sendromu (D grubu kromozom trisomisi) vardır. Bu sendromların hepsine şiddetli akıl geriliği eşlik eder. Cinsiyet kromozomları trisomisiyle ilgili sendromlar arasındaysa Klinefelter sendromu (XXY) ve XYY sendromu vardır. Cinsiyet kromozomu anomalilerine çok kere kişilik bozuklukları eşlik eder; normal altı düzeyde zekâ da görülebilirse de, genellikle otosom trisomilerinde olduğundan daha az şiddetlidir.

TRİSİKLİK ANTİ-DEPRESSANLAR

Trisiklik teriminin kökeni üç-halkalı nukleus yapısıdır ve dibenzazepin terimiyle eş anlamlıdır. Bu bileşikler yapısal bakımdan fenotiazin grubu trankilizanlara yakındır.İmipramin bunların prototipidir ve son on yıl içinde başka birçok trisiklik bileşik klinik kullanımında yaygınlaşmıştır. Bu ilaçlar, her tip depresyonun tedavisinde kullanılmaktadır. Etkinliklerini, santral sinir sistemindeki sinaptik bağlantılarda bulunan iletici aminlerin reabsorpsiyonunu engelleyerek reseptörlerdeki amin kullanımını artırma yoluyla gösterdikleri düşünülmektedir. Trisiklik bileşikler başlıca iki alt gruba ayrılır: İminodibenzil bileşikleri. Bunların yanısıra son zamanlarda geliştirilen birçok ilaç da genel kategoriye girmektedir (iprindol, protiaden, doksepin, dibenzepin, ve opipramol).
Trisiklik bileşikler hızla absorbe olarak serbestçe dokulara geçerler; beyindeki düzeyleri daha da yüksektir. Metabolizmaları da yaygın ve hızlıdır çok düşük bir miktarda, değişmeden ıtrah olurlar.
Depresyonda ortalama %60 başarı oranı gösterirler ve tam dozda 3-21 gün (genellikle bir hafta) içinde iyileşme sağlarlar. Fenotiazinlerde olduğu gibi, trisiklik anti-depressanlar da başka farmakolojik etkinlikler de gösterirler:Anti-kolinerjik, adrenolitik, anti-serotonin ve antihistaminik etkiler. Yan etkilerinden birçoğunun nedeni de bu etkinliklerdir. En sık görülen yan etkiler son derece önemsiz ve tolere edilebilir niteliktedir: Uyku hali, ağız kuruması, dilde siyahlaşma, bulanık görme, ellerde hafif hızlı tremor, terleme, taşikardi, konstipasyon ve empotans. Daha seyrek rastlanan yan etkiler de hipotansiyon, cilt kızartıları, hipomani, sarılık ve grand mal konvülsiyonlardır.

TURNER SENDROMU

Turner sendromu, bir over jenez bozukluğu tezahürüdür; överin yerinde yanlızca bir parça halinde fonksiyon görmeyen doku oluşmuştur. Primer amenore ve kısırlık mutlaka mevcut bulgulardır ve fiziksel özellikleri arasında sekonder cinsiyet gelişimi yoksunluğu ile kafa, eller ve iç organlarda anomaliler vardır. Bu sendrom, bir X0 kramozomu anomalisiyle ilgilidir. Kişilik özellikleri arasındaysa pasiflik ve anormal sosyal tepkiler vardır. Birçok vakada zekâ normal düzeyde olmakla birlikte, bazılarında hafif bir zekâ geriliği görülebilir.

TİAMİN YETERSİZLİĞİ

Tiamin (BI vitamini) yetersizliği doğal olarak zayıf bir dietten, dengesiz karbonhidrat alımında yahut kronik alkolizmden ileri gelebilir. Avrupa'da şiddetli tiamin yetersizliği alkolizm dışında seyrek görülürse de, yaşlılarda sık rastlanan hafif yetersizlik bozuklukları zihinsel gerileme nedeni olabilmektedir. Şiddetli yetersizlik durumuysa, Wernicke ansefalopatisindeki derin zihinsel değişimleri gösterir.

TİMOLEPTİKLER

Başlıca klinik etkileri ruhsal durumu canlandırmak olan ilaçlar anti-depressanlar olarak etkileri ruhsal durumu bozukluğunu düzeltici etkinliklerinin önemini vurgulamak üzere, timoleptik terimi de kullanılmaktadır Ancak, son zamanlarda bu terimin trisiklik anti-depressanlarla eş anlamda kullanılagelmesi, bu ilaçların monoamin oksidaz inhibitörlerinden ayırdedilmesi içindir.

TİOKSANTİNLER

Tioksantinler yapısal bakımdan fenotiazinlerle benzer bir dizi bileşik olmakla birlikte, birçoğu klinik alanda kullanılmaktadır. Klorpromazine benzeyen kloroprotiksen ilk kullanılan bileşiktir; bu arada, son zamanlarda tiotiksel de ticari olarak hazırlanmıştır. Absorpsiyon, metabolizma ve etkileri fenotiazinlere benzer, ama yan etkileri çok azdır. Ekstrapiramidal reaksiyonlar görülebilir. Klinik spektrumu fenotiazinlerle aynı olmakla birlikte, başlıca kullanım alanları şizofreni tedavisidir. Depressif özelliklerin mevcut olduğu vakalarda klorprotiksen özellikle yararlı olabilir; uyandırıcı etkisi olan tiotiksen ise kronik şizofreni tedavisinde özel bir yere sahiptir.

TİRAMİN

Bu sempatomimetik monoamin peynir, kırmızı şarap ve salyangoz gibi yiyeceklerde büyük miktarlarda bulunur ve monoamin oksidaz inhibitörleriyle (MAOI) tedavi altındaki hastalarda görülen hipertansif reaksiyona yol açar. Bu etkiyi kısmen, pressör aminleri depolarından serbest bırakarak gösterdikleri düşünülmektedir.

TİROİD BEZİ

Tiroid bezi tiroksit salgılayarak beyin dahil bütün dokulardaki metabolizmayı etkiler. Tiroid bezi anormallikleri zihinsel bozukluklara neden olabilir. Hipotiroidizm, konjenital tipte (kretinizm) olursa normal altı düzeyde olmak üzere, zekâ geriliğine yol açar. Yetişkin dönemde ortaya çıktığı zamansa (miksödem) delüzyonlar ve hallüsinasyonlar baş gösterebilir. Hipertiroidizm ise sık sık anksiete durumlarından çok güç ayırdedilebilen bir tablo gösterebilir.



__________________
Ya kendin gibi görün yada gözüme hiç görünme!


Bozuk Kırık Link varsa lutfen Ozel mesaj atarak bildiriniz,Linkleri Yenileyelim


HİÇ KİMSE BEN,BENDE HİÇ KİMSE DEĞİLİM.MENFAATLERİN ÖTESİNDEYİM ...BEKLERİM!(FARKIM TARZIM)GÖRELİM MEVLAM NEYLER,NEYLERSE GÜZEL EYLER,KUL BELA BULMAZ HAK YAZMADIKÇA,HAK BELA YAZMAZ KUL AZMADIKÇA,KUL KADERİNİ YAŞAR BAHTINA NE ÇIKARSA ..
almira isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Moonstar Sözlük v3.4 (Yeni MTU) ismail Karışık seri programlar 0 02-02-2009 09:15 AM
Mini Sözlük almira Din Bilgisi Ve islam Kültürü 0 01-18-2009 09:20 PM
Self Sözlük 0.80 ismail Karışık seri programlar 0 12-18-2008 12:20 PM
Medical Sözlük kelebek TIP 1 11-28-2008 01:07 PM
Sözlük Program GOKHAN Cep Telefonlari 0 07-07-2007 10:39 PM


New To Site? Need Help?

Tüm Zamanlar GMT Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 04:59 AM.


Site Ekle Web Hosting Sevgili Ara